---}--}@ Arşivime Hoş Geldiniz,Benim Beğendiklerimi Umarım Siz de Beğenirsiniz... Resimler ve Yazılar Forumlardan Alıntıdır..



Öyle çok pazarlık ettim ki Seninle ey Rabb'im. Sen çağırınca, kendime ayırdığım vakitlerden çalındığını düşündüm. Ezan okununca, sevdiklerimle geçirdiğim zamanların azalmasından korktum. Vakit girince, içim "cız" etti hep. Odamdan uzaklaştım, bıraktım işimi, bozdum keyfimi; öylece namaza durdum. Ayak diredim, "az sonra kılsam da olur!" dedim. "Az sonra"larım "çok sonralar"a döndü, geç kaldım, geç kalmaktan utanmadım. Sonunda ayaklarımı sürüye sürüye vardım huzuruna. Pazarlığımı vaktin daralmışlığını bahane ederek yeniden ileri sürdüm. Kaçıyordu namaz ya; o yüzden çabucak kıldım, selam verdim, hemen kalktım, rahatladım. Oysa rahatlığı Sana borçluyum. Ağrımayan her bir dişim kadar huzur borçluyum Sana. Damarlarımın her bir noktasında pıhtılaşmayan kanım kadar sükûnet borçluyum Sana. Tenimin kaşınmayan her bir noktası kadar rahatlık borçluyum Sana. Dişlerim ağrıyacak olsa her biri için harcayacağım zaman Senin. Kanım pıhtılaşıp damarlarım tıkanacak olsa, her defasında ızdırap ve korkuyla geçireceğim saatlerin hepsi Senin. Tenim her noktasında yırtılacakmış gibi acıyacak olsa, kendi kendime dar geleceğim huzursuz günler Senin.
Gün oldu; usandım. Sabrımı tükettim; tükendim. Kendimi yontmaya heveslendim. Benden istediğin zamanı çok gördüm. Benden istediğini, benim için istediğini bile bile, huzurunda huzursuz durdum. Fazla buldum namazın rekatlarını; kısaltmak için bahaneler aradım. Günümü delik deşik etmeni, işimin arasına kesintiler sokmanı, hayatımın ortasına duraklar koymanı, uykumu bölmeni lüzumsuz gördüm. "Beni bana bırak!"larla durdum huzuruna; içim başka bir yerlerin türküsünü söylerken, ben seccadende, belki sadece bedenimle, mıhlı kaldım. Oysa Sen, dileseydin dar edebilirdin zamanı bana! Bir uçurumun dibine savrulmuş bir arabada çaresizce Sana yalvartıyor olabilirdin beni. Korkulu bir savaşın orta yerinde ateş ve kan kusan bombaların altında günümü de, işimi de, uykumu da, hatta rüyalarımı da delik deşik etmelerini takdir edebilirdin. Düşmeyen bombalar kadar, uçuruma savrulmayan arabalar kadar genişlik borçluyum Sana.

İçten pazarlıktı benimkisi. Öyle içten ki kendime bile söyleyemedim. Gözlerimle birlikte gönlümü de secdene kilitlemeyi çok gördüm. Kendimi sıfırlamayı, benliğimi hiçe indirgemeyi beceremedim. Ensemde kaderin sıcacık nefesini hissedecek o teslimiyetin vadisine inemedim. Acelem vardı; alnımı koyduğum gibi kaldırdım seccadeden. Bütün benliğimle aşağı inemedim. İşim vardı, secdemi işime zaman kazandım. Secdeye kalbimi de sığdırmaya çalışmadım. Uykum vardı, secdemi sığ bırakıp uykumu derinleştirdim.

İtirafımdır: Bencilliğimi de sırtıma alıp rükûlarda eritemedim. Bedenim eğilirken huzurunda, "emrolunduğum gibi dosdoğru olma"nın ağırlığını sırtıma almayı erteledim. "Sırası değil!"di; "hele dur; sonra da olur!"du. En Sevgili'ni bir gecede ihtiyarlatan emri üzerime alınmadım.

Sen dileseydin, çocuğumun cılız nabızlarının eşliğinde, loş ve neşesiz bir yoğun bakım odasında, gözümü de gönlümü de, umutsuzca, çaresizce, ürpertiyle, korkuyla bir monitörün ekranına kilitleyebilirdin. Dileseydin, yeryüzünün sükûnetini bir anda kesip, küçücük bir duvar kıpırtısının gölgesinde, mini mini bir sarsıntının beklentisi içinde saçlarıma aklar düşürebilirdin.

İçten pazarlık mı denir buna? Sen bilirsin Seninle ettiğim pazarlığı. Kendime sakladığım ve hatta kendimden de sakladığım sır bu. Dilime bile değdirmekten korktuğum, ağzıma almaktan utandığım öyle bir sır işte. Fısıldaması bile acı veriyor ya... Meselâ, uzayınca Fatiha, uzayınca sûre, heceler sanki özgürlüğe giden yolu taşlar gibi kestikçe, "bitmez şimdi bu namaz!" dediğim çok oldu. Ama içimden. Kimseler duymadı.

Bir Sen duydun beni ey Rabb'im. Sırrımı bir Sen bildin. Kendimi lüzumsuz hissederken seccadenin üzerinde, dudağım anlamına yetişemediğim kelimeler için oynarken, Sen beni söylediğimden fazlasıyla duydun, söyleyemediğimi de, dile getiremediğimi de bildin. Ruhumu alıp uzaklara gittiğim halde, bir bedenimi bıraktığım halde huzurunda, kovmadın beni, yakınlığında tuttun.

İtirafımdır; öyle anlatıldığı gibi özleyebilmeyi beceremedim henüz namazı... "Aradan çıkarmaya çalıştığım" oldu namazı. Geçiştirdim namazı. Bir "sorun"du çözdüm, hallettim. Selam verip sonra yaşamaya başladım... Yaşamayı namazın içinde aramalıydım. Namazı yaşamanın içine sızdırmalıydım oysa. Bilemedim.

Kafa tuttum, ayak diredim, pazarlık ettim; ama Sen utandırmadın, yine yine yine huzuruna aldın beni. Her secdede rahmetinle okşadın alnımı. Her rükûda "aferinler" fısıldadın gönlüme. Her vakitte yeni bir sayfanın aklığına çağırdın ruhumu. Yüzüme vurmadın. Azarlamadın. Aşağılamadın. Hepten umut kesmedin benden. Yok saymadın. Utandırmadın.

Pazarlık ettiğimi Seninle bir Sen bildin ey Rabb'im. Kimselere söylemedin. Sırdaşım Sensin, bir Sana açabilirim içimi, bir Senin beni ayıplamandan korkmam. Ben işte böyleyim; yine "bana ait"lerin hesabındayım. Başka kime söyleyeyim? Başka kimin anlayışından medet umayım?


Senai Demirci

Tevbe edebileceğin günahların varsa, ne mutlu sana!
Kendisinden dönebileceğin, vazgeçebileceğin,
yaptığına pişman olacağın günahların…
ama senin günahların… sana mahsus günahların…
yapamayacağını zannettiklerin ama yaptıkların…

Tevbe etmek demek, ayağa kalkmak demek;
her düşüşünde yeniden ayağa kalkmak…

Düşüşlerin yolda oluşunun alameti… düşe kalka yürüyüşünün… insan oluşunun…
Düşmekten korkmamalısın o halde.
Korkacaksan ayağa kalkamamaktan kork!
Düşersen, ayağa kalkmaktan kaçınma! Düş, ama her defasından ayağa kalk!
Günahların da senin, tevbelerin de.
Düşüşlerinle kemale ereceksin, ve günahlarından dönüşlerinle..

Noksanlarınla, eksiklerinle, yetersizliklerinle alemin kemaline katkıda bulunacaksın.
Noksan olmayaydın alem noksan olurdu;
senden, senin eksiklerinden, noksanlarından,
yetersizliklerinden mahrum kalırdı.

Düşmedikçe kalkamazdın.
Günah işlemedikçe tevbe edemezsin.
Sözün özü bağışlamadıkça, bağışlanamazsın..

Dücane Cündioğlu/ Ölümün Dört Rengi

Yusuf dedi: "Biz metaımızı kimde bulursak, onu alırız..." [Yusuf, 12/79]


Güzellerin eline geçmek istiyorsan, o güzellere layık bir dane olmalısın. Hakk ki kendini "tuzak kuranların en hayırlısı" ilan etti, Yusuf'un ağzından bize böyle seslendi. Kıssada Yusuf'un tuzağının bir parçasıydı bu sözler.. Kardeşi Bünyamin'i yanına alabilmek için, yükleri arasına "bizim metaımız" dediği bir eşya yerleştirdi. Böylece Bünyamin kardeşlerinden temyiz edilecek, o alınacak, kardeşleri bırakılacaktı..


Rabbimiz de bize demek ister ki: "Sizi varlık kıtlığından çıkarıp, insanlık yükünü omuzlarınıza yükledim. Emanetim sizde. Hiç hak etmediğiniz halde, Benim muhatabım oluverdiniz. Hiç hakkını veremeyeceğiniz halde, Benimle sonsuz birlikteliğe aday oluverdiniz. Ama içinizde bana Bünyamin olacakları alırım yanıma... Yüklerinizi yüklenip ardınızı Bana döndüğünüz halde, ardınız sıra haberciler yetiştirdim. Yükleriniz içinde 'metaımız var' diye elçiler ve Kitap'lar gönderdim. Kalbiniz benim. Yalnız Beni sevmeye ayarlı. Yalnız Benimle razı olmaya razı.. Sadece Beni anarak tatmin olur."


Şaşırdık hepimiz bu çağrı ile.. Çoktan dünyaya razıydık. Ötesini istemekten vazgeçmiştik. Fazlasını yanımızda bulacağımıza dair ümitlerimiz sönmüştü.


Dünyayı yüklendiğimiz develerimizi durdurduk. Çoğaltma, biriktirme tutkumuzun iplerini gevşetip çözdük... Hırslarımızı doldurduğumuz yü(re)klerimizi omzumuzdan indirdik, istemeye istemeye.. Geri çağrılı olduğumuzu duyar gibi olduk.


"Sonunda O'na döneceksiniz!" gerçeği ile didik didik edildi yüklerimiz. Bir tek Bünyamin'lerin yükünde çıktı kalb. İmanla dirilmiş kalp. Tevhidle kanlanmış kalp. Havf ve reca ile, korku ve ümitle bir kasılıp bir gevşemiş kalp..


Dediğince Geylani'nin:"Kalb, Allah'la olursa, Hakk onu sebeplere ve halka bırakmaz. Sebeplerle alışverişini keser. İşe yaramazların tezgahına yormaz. Düşük hallerini ayağa kaldırır. Rahmetinin kapısında oturtur. Lutfunun baş köşesinde uyutur."


Dediği gibi Hakk'ın: "Allah müşteridir müminlerin "Ben" dediğine ve "Benim" dediklerine, karşılığında cenneti vermek üzere..."


Kendini "mümin" bilenin her hali, her işi, her sözü, her susması, her edası, her bakışı, her yürüyüşü, her duruşu... Allah'ı müşteri edercesine kıymetlidir, paha biçilmezdir..


Bünyamindir onlar.. Yusuf'ça güzellerin tuzağına layık daneler taşırlar içlerinde, işlerinde...


Kalbin, Yusuf'un Rabbinin alıkoymasına değiyor mu? O'nun metaı var mı göğsünde? Dön de bir bak...



SENAİ DEMİRCİ

Ne haldeydi o ağaçlar! Ne kadar da gözden düşmüştü o tohumlar! Kurumuş kemik gibi dallarında ne bir umut görüyorduk çiçeklere dair ne bir işaret vardı çiçeklere dair... Karlar altında taşlamış dal uçları kurumuş budakları soğumuş gövdeleri geçen yılın baharında salkım saçak çiçeğe ve yaprağa ve meyveye durduklarına inandırmaz olmuştu gözlerimizi.. Sanki unutulmuşlardı... Sanki küsmüştü onlara geçen bahar onları gelinler gibi baştan ayağı çiçeklerle bezeyen Yaradan... Önce yapraklarını almıştı ellerinden.. Meyvelerini kurutmuştu dal uçlarında.. Bir anda gözden düşüvermişti erik ağaçları kiraz ağaçları.. İnciri yoksa ne diye dönüp bakayım ağacına? Elması bitmişse ne diye hatırını sayayım dallarının? Hem sonra ne çok çiçek vardı toprağın yüzünde? Bir anda soluvermişlerdi? Sanki onlara pırıl pırıl hayat vaadeden rengarenk güzellikler bahşeden arkasını dönüvermişti sonbaharda..

Ama şimdi..
Kemikler gibi kurumuş dal uçlarında bir şehrayin başladı. Taşlaşmış ağaç gövdelerinde bir hayat çağlayanı akmaya başladı. Küsüldüğünü sandığımız budaklardan çiçek çiçek hayatlar fışkırmaya başladı. Nazlı gelinler gibi süsleniyor kurumaya terk edildiğini sandığımız ağaçlar... Demek ki onların da bildiği şimdi okumamızı istediği bir haber var:

"Ve'dduha ve velleyli iza seca... " /"Tanık olsun kış gecesinden bahar doğumunun çıkışı.. Tanık olsun çekirdeklerin kalın kabuklarından hayatın filizlenerek doğuşu.. Ve tanık olsun taşlaşmış gövdelerinde unutulmuşluğun karanlığının giderek derinleşmesi.. Ve tanık olsun toprak altında unutulan ayaklar altında ezilen çekirdek ve tohumların unutulmuşluğun gözden düşmenin dibinde yitmesi.. "

Ey taze bahar ey dal uçlarının sıcak nefesli çiçeği ey çamurlar içinden başını uzatan pak yüzlü papatya ey gözlerden uzakta kaldığı sanılan kemikleşmiş ağaç taşlaşmış dal uçu körleşmiş budak.. Bakma unutulduğunu sananlara... Aldırma Rabbinin gözünden düştüğünü sanıp gözleri yanılanlara..
"Ma veddaeke Rabbüke vema kala.."/ "Rabbin seni ne terk etti ne de küstü."

Hele dur bak daha neler neler olacak. Sana şimdilik verilenlerden fazlası verilecek. Elinde şimdi olanlar sonraları daha da çoğalacak. Kıştaki halinden daha güzel olacaksın. Yapraklara bürüneceksin binbir kokuyla bezeneceksin meyvelerle sevindirileceksin...
"Vele'l ahiretu hayrun leke mine'l ula..." /"Bundan sonrası senin için öncekinden daha hayırlı olacak.."

Ellerinde sevinçler olacak. Dal uçlarında kuşlar cıvıldayacak. Gölgene insanlar toplanacak. Büründüğün kokulardan ruhlar rayiha emecek.. Yaprakların arasına meyveler konulacak.. Şükür yumağı memnuniyetler doğuracaksın.. Yüzünün paklığında renklerinin canlılığında nice tefekkür ve şükür çiçekleri açtıracaksın.. Sana dokunmak bir ayrıcalık olacak. Seninle olmak başlı başına bir umut olacak... Gözde olacaksın her daim. Meyvelerin el üstünde tutulacak...

"Vele sevfe yu'tike rabbüke feterda..." /"Rabbin sana bahşedecek ve sen de bundan hoşnut ve razı olacaksın.

Hatırlar mısın kış ortasındaki yetimliğini.. Gözlerden ve gönüllerden ırak halini.. Varlığnın unutulup ayaklar altında ezildiğini. Hayatın memesinden emmekten kesildiğini.. Yaprak yaprak hüzünlerle yere savrulduğunu.. Köklerinden suyun çekildiğini..

"Elem yecidke yetiman feava..."/ "O seni yetim olarak bulup sığınak olmadı mı?"

Görenler seni tanıyamazdı. Taşlaşmış gövden hiçbir şeyi vaad edemezdi. Yaprakların yoktu ki seni bir şeye benzetzelerdi. Ayaklar altında taşla karıştıralacak kadar hayat yoksunu bir şaşkındın. Ne bir biçimin vardı ne şimdiki güzelliğine daiir işaretler vardı elinde.. Şaşkındın.. Hangi şekle bürüneceğin hangi yüzle görüneceğin bilinmezdi.. Bilinemezdi.. Nereye yöneleceğin hangi biçime hangi kokuya hangi meyveye duracağın tahmin edilemezdi.. Sonsuz tereddütler içinde görünüyordun.. Yolunu bilmez gibiydin...
"Ve vecedeke dallen feheda..." "Yine O seni yolunu kaybetmiş bulup doğru yola yönlendirmedi mi?"

Hayatın el etek çektiği bir ölü gibiydin. Renklerini yitirmiş yüzü solmuş canı azalmış suları çekilmiş itibarını kaybetmiş gözlerden düşmüş bir hastaydın.. Humma nöbetinde gibi titreyen yaprakçıklarını döken beli bükülen sen değil miydin? Bir tatlı bakışı bile dilenen bir fakirdin. Ellerin boş meyvesizdin. Yüzün sevimsiz çiçeksizdin. Gövden soğuk kalbini kaybetmiş gibiydin. Öylesine hasta muhtaç ve yoksuldun ki...
"Ve vecedeke ailen fe ağna.../" "Seni muhtaç bir halde bulup başkalarına muhtaçlıktan kurtarmadı mı?"

Hadi öyleyse toprağın altına girmekten korkan o "yetim"lere bir teselli sun.. Hadi öyleyse sevdiklerinin kabirden çıkarılacağna dair ümitlerini yitirmiş o "muhtaç"lara bir müjde fısılda.. "Kurumuş kemikleri kim diriltecek şimdi?" dercesine hakikatin anneliğinden yetim düşmüşlere bir şeyler söyle.. "Ölü"den "diri" çıkaracağına söz verirken yüzüne bakılmaz ölünün bile yüzüne bakacağını bakılacak yüzü bile olmayan ölünün yüzüne bakıp da ebedi diri kılacağını haber veren Rabbinin yakınlığını isteyen yetim ve öksüzleri hor görme geri çevirme karşılıksız bırakma... "fe emme'l yetime fela takhar..."/Asla yetimi hor görme...""fe emme'ssaile fela tenhar..." /"İsteyeni asla geri çevirme."

Seni unutuluş kışından seçip alan çiçek çiçek anıldığın meyvelerce beğenildiğin varlık baharına eriştiren Rabbini an.. Seni umutsuzluğun çamurundan çekip alan güzel bakan gözlerin gözdesi eyleyen ebedi dirilişe susamış ruhların müjdesi eyleyen Rabbini minnet borcunu hatırla.. Seni çiçekli bir hitap eyleyen Seni kudretiyle boyayan rahmetiyle hayatın kucağında ağırlayan Rabbinin iyiliğini anla/t da anla/t...

"Ve emma bi ni'meti Rabbike fehaddis..." /"Hiçbir zaman Rabbinin nimetini dilinden düşürme..."


__________________




Ne Giysek Yakışmıyor Hüzünden Başka


Yüzümüzü sulara bıraktık
hayallerimizi sıvası dökülmüş duvarlara
sardıkça yangınlar içimizi
yoksul bir yaşamın cenderesinde
yaralarımız üşüdü...
Önce miydi, sonra mıydı,
kar mıydı?
yağmur muydu?
bilemedik?
üşüdükçe içimize çöktü sis...

Hep sancısını çektik kahreden hayatın
ne giysek yakışmıyor hüzünden başka
eğilip bakmaya korktuğumuz,
sahipsiz mezarlara döndü içimiz.
her akşam tanımadığımız bir hicran
görmediğimiz bir ıstırap çaldı kapımızı...

Kalbimizi bir vefasız,
ömrümüzü bir hayırsız aldı
hayatın çıkmazında hep teselli aradık
buruk gülümsemeler dindirebilir mi hüznü ah! Can?
kime ne verebiliriz ki,
gönül mü?
ömür mü?
can mı?
mal mı?
yok, yok yüreğimizden başka servetimiz

Her baktığımız göz yuttu gönlümüzü
hançerini sapladı her tuttuğumuz el
hangi adaya sığınsak ihanet kokuyor.
nereye gidebiliriz ki ah! Can,
yüreğimizden başka
sokaklar çıkmaz sokak ömrümüzde,
kahretsin...

Çıktığımız her yolculukta
düştüğümüz her kalabalıkta
ıssız bir kıyıda üşüdü ömrümüz
yetim bir ruh, nemli gözlerle
her gece sarılıp bir hayale,
yalnızlığımızı alıp bastık bağrımıza...

kırgındık mevsimlerin koynunda, yaralıydık
acılarla yattık, acılarla kalktık,
bir ömür acılara acılar kattık
kurudu gözpınarlarımız,
karanlığı siper edip gözlerimize
yüreğimizle ağladık.

Kimsesiz bir çocuğun yüreğine çizip resimlerimizi
kayıp mezarlara gömdük,
yüzümüze siper ettiğimiz gülüşleri
ve yükleyip sevdalı bir kuşun kanadına anılarımızı
ardında el açıp aşka ve acıya ağladık...

Hep yüreğimizde saklı tuttuk sevgimizi,
gözlerimizde, yüzümüzün hüznünde saklı tuttuk...
gökyüzünü doldurup soluğumuza
isyanımızı kilometrelere zincirleyip
kayıp bir vadide idam ettik geçmişimizi...

Gidenler dönmedi ah! Can
solgun bir güz bahçesi renginde,
boynu bükülü gelincikler gibi kaldık
yaralı uçurumları birer birer koşarak
boş yere yollara baktık, türküler yaktık
kurudu gözpınarlarımız, yüreğimizle ağladık.

Yaralı bir ülkeyiz şimdi, terkedilmiş bir şehir
nehir nehir acılar damlıyor bedenimize
önümüzde dağ dağ uçurumlar
ardımızda ölümün ayak sesleri
nasılda acıyor hayatımız ahh! Can

Gurbet ki, kahreden yanımız
acılara gömdüğümüz isyanımız
derdimizi kime nasıl anlatırız,
kimimiz var ki,
lime lime yüreğimiz,
ilmik ilmik gözyaşlarımızdan başka…

Hasret ki, göçmen kuşların kanadında taşıdığı
gamdan bir dağ gibi oturmuş gözlerimize...
buruk gülümsemeler dindire bilir mi hüznü ah! Can?
kime ne anlatabiliriz ki,
ağızdan çıkan her söz yaralıyor yüreğimizi....


Nuri CAN




En uzaktaki en yakındır bazen
Bazen elinin değemediğine yüreğin değer, yüreğin dokunur
Yüreğinin dokunduğu teselli eder seni,
Yaralarını sarar, düğümlendiğinde boğazın
Nefes aldırır sana...
Tekrar tutunmak istediğinde hayata,
Sıkıca tutar elinden...
Hayatın bütün virajlarından canın acımadan döndürür seni,
Yaraların bile çabuk iyileşir o zaman.
Taşlı sulardan ayakların kanamadan geçip gidersin,
Düştüğün kuyulara bile ya bilerek düşersin,
Ya da kenarından geçip gidersin.
Hayat ve içindeki her şey,
Bir yolculukta camdan seyrettiğin görüntülere döner.
Resmin dışından bakarsın hayata.
Uzaktakinin gerçek yakınlığı teselli eder seni,
Seni asıl bilenin ve en çok sevenin tesellisidir bu aslında,
O seni bilir, ne ile mutlu olacağını, neyi seveceğini de bilir.
Hangi merhemin iyi geleceğini de yine en iyi O bilir.
Yarayı açan da merhemi süren de O dur.
Eğer duyabilirsen içindeki Ona ait sesi,
Sesini duyurmuş bir garibin, yorgun ama mutlu bakışıyla,
Gözlerini kaldırıp gökyüzüne, Ona bakarsın,
Bilirsin, sen her konuşmak istediğinde sadece ve sadece O hazırdır.
En yakın ama, en uzak da olabildiğin O dur aslında,
Sen seçersin Ona uzak ya da yakın olmayı,
Hayatındaki bütün mesafelerde Onun izi vardır.
Ona yakın olduğunda her şeye de yakınsındır aslında,
Sorduğu her soruda kendini göstermek ister sana,
Hayatın eli en tatlı dokunuşlarıyla okşarken seni,
Sen şifreyi çözmeye çalışırsın.
Bu sırada hayatındaki yakınlar ve uzaklar yer değiştirir,
Yakın bildiklerin uzak, uzak bildiklerin de yakın olur.
Çözemediğinde tekrar tekrar sorar sorularını, hiç bıkmadan,
Şifreleri hayatın içinde gizler, çözdükçe güçlenirsin,
Her bir soru arasında sana teselli zamanları bırakır,
Yorulduğunu Ondan iyi bilen var mıdır?
Soruyu çözemediğinde ise soruyu sevmeye çalışırsın,
Hatta bir adım öteye giderek soruyu soranı da seversin,
Gerçek uzaklık nedir aslında ya da gerçek yakınlık ...
Bildiklerin midir yakın olan, uzaklar hep bilmediklerin midir.
Ey uzak görünüp de en yakın olan;
Sana yakınlığımı artır
Ey soruları soran;
İstediğim bütün uzakları benim için yakın eyle,
Kalbimi sıkan bütün yakınları da uzak eyle,
Ve bütün bunları gönlüme de sevdir ....


Vakit Gül Mevsimidir Şimdi

Uzun zamandır yüreğim bir kuytuda
Uzun zamandır suskunluğum sorguda
Kilitlendim karmaşık bir duyguda
Her geçen gün biraz daha eksiliyorum

Vakit gül mevsimidir şimdi
Geceler hanımeli kokar
Bütün isyanlar benimdir
Hasretin zincirler kırar

Vakit gül mevsimidir şimdi
Gül yapraklarına benzer sabahlar
Yağmurlar zamansız dindi
Yasaklarıma benzer günahlar

Ahmet Altan***********************************************************************



Çayınızı nasıl alırsınız?
- Düş manzaralı olsun lütfen
- Çay mı?
- Hayır. Bardağın içindeki…
- Ama ben size çayı nasıl alacağınızı sordum…
- Bir bardak çay getirterek sizi basitleştirmemi mi yoksa bardağın içine bir düş sığdırarak yüceltmemi mi istersiniz?

Bu sözün üstüne gölgeme basmadan uzaklaştı garson masadan. Artık
tek başımaydım. Bir bardak dolusu demlenmiş düş gelmeyecekti ama kafası karışmış bir garsonun bardakta düş arayışı masama çaylaşarak gelecekti.

Derken çayım geldi. İnce belli bir İstanbul gecesine doldurmuştu.
Belinden zarifçe kavrayıp dudaklarımın şiirin tan vaktindeki şehvetine
bıraktım sıcak bardağı.

- Beğendiniz mi efendim
- İnce beli mi?
- Hayır efendim çayı.
- İnce bir belden içilen zehir olsa beğenilir.

Yine gözlerimin içine kendisine tuhaflaşarak baktı garson. Pencereyi açtım. Kent henüz açılmamıştı. İstanbul'un kepenkleri kapalıydı.

Anlaşılan işi çıkmıştı dükkan sahibinin. Pencereyi açık bırakıp kepenklere baktım bir süre. Hayli eskimişti. Dükkanın kapısının önünde günlük yağmurlarsisler ve gün doğumları bırakılmıştı.Kim bilir ne kadar tazedir şu an o yağmayı bekleyen yağmur.

Garsona doğru döndüm sonra:

- Pardon müziğin sesini kısabilir misiniz biraz?
- Efendim müzik çalmıyor ki şuan.
- Dün gece çaldığınız müzik hâlâ yankılanıyor demek. O zaman dünün sesini kısabilir misiniz?
- Efendim dünün olması da mümkün değil. Biz dünleri sabah erkenden
paketleyip bayiye bırakıyoruz.
- O zaman yarın çalacağınız müzik beni şimdiden rahatsız etti. Lütfen yarın kısın sesini...

Sonra kapı açıldı. İçeri sapsarı saçlı ve gözlerinde bir peygambere inmesi beklenen vahiyin kutsanmışlığıyla bir bayan girdi. Acaba
hangi mitolojik Tanrı'nın ellerinden dökülen bir şiirdi bu bayan? Etekleri denizdendi. Masmaviydi...Teniyse kristallerden yansıyan renklerdendi.Hemen karşı masama oturdu. Kahvesini istedi. Ama fincanda değil. Yakamozun içine doldurmalarını istedi.

•

Konuşmalıydım bu bayanla. Ve başımı ona doğru çevirip;

- Deniziniz çok güzelmiş hanımefendi
- Kendim diktim. Teşekkür ederim.
- Terzi misiniz acaba?
- Hayır. Ben maviyim.
- Memnun oldum. Ben de sessizlik
- Bir sessizliğe göre fazla konuşkansınız.
- Susmaya değecek birşeyler elbet bulur insan. Ama konuşmaya değecek güzellik her zaman bulunmuyor.

Gülümsediğini gördüm...Mavi gülümsüyordu. Bu gerçekten çok
güzeldi. Pencereden yeniden baktım. İstanbul henüz açılmamıştı. Patron hayli gecikmişti. Sonra Mavi hanımın sesini duydum. Masama oturmak istiyormuş. Ve karşıma oturdu.

- Dükkanın açılmasını mı bekliyorsunuz?
- Evet. Ya siz?
- Ben de. Ama geç kaldı. Hiç böyle yapmazdı.
- Gerçekten de öyle. Kaç asırdır buradayım ilk defa böyle yapıyor.
- Hayli uzun bir yoldan gelmeme rağmen erken geldim. Ama patron yok hâlâ.
- Nerden geliyorsunuz?
- Masmavi bir gözden...Ya siz?
- Şu an bu öyküyü okuyan bir bayanın yüreğinden.
- Yolunuz gerçekten uzakmış.
- Evet çok uzak...

Derken garson geldi.

- Kahvenizi nasıl alırsınız beyefendi?
- Bol aşklı olsun lütfen.
- Kahveniz mi?
- Hayır mavi'm...
- Ama kahve mavi olmaz ki...
- O zaman aşk mavi olsun..

Garson sözcüklerime basmadan masadan ayrıldı. Kimbilir aklından
neler geçiyordu. Mavi hanımın sesi kıyılarıma vurdu birden:

- Anlaşılan bugün açılmayacak İstanbul
- Sanırım evet.
- İsterseniz bugün İstanbul gürültülü ve mavisiz olsun...
- Ben olmayınca İstanbul gürültülü mü olur sanıyorsunuz?
- Olmaz mı?
- Geldiğim yüreğin aşkından ben sessizliğimi bile duymuyorum. Aslında ben sessizlik değilim. O yüreğin sesindeki aşkım.
İstanbul ne zaman sussa...
Anlayın ki aşk dile geldi...
- Sustunuz?

--------------------------------------------------------------------------------

İçimdeki Yâr'e...
Hani bir insanı anlatmak istersiniz ya bütün özellikleriyle..
bütün güzel özelliklerini bir cümle de toplamak istersiniz..
adı konulsun istersiniz..
Ve “bir yürek insanı” dersiniz tüm içtenliğinizle..
Bu cümlenin onu tamamladığına inanırsınız önce
ancak bununda yetersiz olduğunu görürsünüz sonra…
sana ne demeli bilmiyorum ki; bir cümle yetseydi anlatmaya seni
söylerdim biterdi...
Kalemimin mürekkebi yetmeyecek biliyorum
seni yazmaya kanımla devam ediyorum…
Mücadeleciliğin ve azminle araladın gönül kapılarımı ilkin…
teslimdi artık sana yürek tüm askerleriyle…
öl deseydin ölecektim belki de ama sen yaşamamı istersin hep biliyorum…
Konuştuğunda çok şey anlattın sükûtun derindi bir o kadar anlamlı…
Şefkatin anne şefkatine denk!..
Kaç kez intihara kalkıştı da bu ruh
ipten indiren kim diye baktığında hep ellerini gördü..
Ellerin ki bir karıncayı ekşitmeye çekinir…
Ey kronik yalnızlığıma çare olan mürebbim!
Münzevi yanlarım ağır bastı bu gece şefkatine hasretim!
. . .
Kuşatılmışız hayat tarafından çepecevre… sağımız ecel solumuz ölüm…
İçimizde hedefine varamamış ok gibi henüz gerçekleşmemiş yığın yığın hayaller…
Yedi tepeli şehirde saklı acı’larımız/umut’larımız…
İnanıyorsun inanıyorum
“Acılar umudu bulduracak bize” Dostum!
Yenile yenile öğrendik yenilenmeyi…
Her gün yepyeni bir umutla uyanıp
her sabah yeniden öpeceğiz hayatın alnından en güzel şekilde…
Ve merhaba diyeceğiz acı’lara…
Değil mi ki onsuz yaşanmaz..
Değil mi ki sensiz hayat çekilmez…
Son güne kaç gün var ki daha?
Güneş hâlâ aynı yerden doğuyor…
Dili tutulacak kalplerin o gün de..
Son gün gelmeden ve tutulmadan kalbimin dili
Söylemek istiyorum içimdekilerini
Tüm kalbimle ve kederimle ve dahi hüznümle
<< SeNi Seviyorum! >>
. . .
Yarama merhem sen…
Başına dert ben…


*****************************************************

İşte çıkıyorlar ortaya, mavi köşe vuslat, kırmızı köşe ayrılık Başı sonu belli bir oyun bu; mavi kırmızıya hükmen mağlup ve hükmü veren maşuk… Ahmak yüreğim, anla artık, anla!...Yaradan’dan başka yar yok sana!...Nazar eyle ahvalime, yüz çevirme bana…Sana sesleniyorum… Ey içime düşen düşüm!...Bir düşün peşine düşerken, düş-üme düş-müşüm. Getir düşümü,getir ki kurtulsun bu düş(üş)ten ömrüm…


**********************************************************




olur ya
uçup gidersem
ulaşamadan sana
kaybedersem yolumu ya da
gökyüzüne bak arada
bir bulut göreceksin
hüzün yüklü ve yalnız
iki damla gözyaşını getirmiş
zor bela
iyice bak şaşacaksın


masmavi**************************************

Mavi mavi sevdim seni...


Bir tek şeyi unutma "seni sevdim ben"
kalbim şimdi bir sokak çocuğu
kelebekleri göç etti gönlümün
ıssızlaştı hayat sanki
sanki sabahı eksik şiirlerimin
sanki gecesi hep kanayan bir yara
ve sanki artık hep kanayacak
ağlanacak bir aşkın kıyısına vurduysa gözlerim
çare yok ağlayacak...



Bir tek şeyi unutma
seni sevdim ben
kapıları kendime ben açamadım
ya da yanlış saatlerde bekledim gelmeni
ter içinde takvimler
istasyon öksüzlüğünde gözyaşım
düşünüyorum da sen gideli ne çok yalnızım
sarmaşık aşkın sarısında kaldım sarılamadım
savunamadım seni kimselere
anlatamadım seni kimselere
kimsesiz kaldım en çok da sensiz...



Bir tek şeyi unutma
seni sevdim ben
sana uyumak
sana uyanmaktı hayat
sıratını geçtim yaşarkenkorkmadan
korkumu geçtim cesarete ihanetle
berduş biryalan masumiyeti öptüm bile bile
tek sen gitme diye
sonbahar oldumyaprak yaprak
ağaç oldum köklerimi unutarak
tesellisiz bir geceye fırlatıldım
kalbimi dar bi kafese kapatarak
içimde bir kanarya
hiç susmadan ağlayacak



Bir tek şeyi unutma
seni sevdim ben
yakamozlarında yıkadım sevdamı çırılçıplak
seni sevdiğimi bağırdım mehtabına
beyazında aklandım bulutunun
mavi mavi sevdim seni
içim kan ağlayarak



Bir tek şeyi unutma
seni sevdim ben
anlattıkça kış vuruyor satırlarıma
anlattıkça üşüyoranlattıkça ısınıyor yüreğim
bu gün sardunyalarım da açmadı
belkide küskün renklere
ellerimde ibadet gibi yaşadıklarım
ellerimde günah gibi yaşayamadıklarım
sensiz soluyorum anlayacağın
mavi mavi ölüyorum
duyuyor musun
orda mısın
var mısın
yok musun?
Bir tek şeyi unutma
seni sevdim ben
yanarak
yıkılarak
aklıma her geldiğinde AĞLAYARAK...

***************************************************************************


Mavidir

Mavidir; hayallerimiz , özlemlerimiz ,rüyalarımız, ufuklarımızda hicranla tüllenen şafaklar hep mavidir…

Mavidir; hiç gidemediğimiz limanlar ve hiç gelemediğimiz meçhul diyarlar. Mavidir ötesi ve berisi içimiz ve dışımız hep mavi…

Mavidir; içimizde cıvıldaşan nesimi, ruzigarlarla içimize dolan bir lisanı hafi… Mavidir yitiğimiz,mavidir beklediğimiz.Mavidir özlediğimiz.

Mavidir; yüreğimizin rengi en derinlerin ve hep enginlerin rengi…Bir türlü bitmeyen ve kelimelerle yetmeyen ne varsa anlatmaya mukabil bir türlü denk gelmeyen…

Mavidir; kalbimizin derinliğinde içimizi sızlatan,tınlatan nağmeler…

Mavidir; tutku dolu bakışlar, sermesti bezmine alemin uzanan ve hicranları yüklenen ilahi esinti…

Mavi ;bağrına değen insanın ve dokunduğu su kadar berrak ve varlığın kalbine yaklaştığı bir şeydir mavi…

Mavidir; kalbimize dolan üns esintileri ve ardından yasemenliğe dönen iklimi paki…Mavi ruhun rengi…

Mavidir; içimizin kıpırtıları ve tenhalarda saldığımız sedaların çağıltısı...

Mavidir huzurun rengi; bir tatlı huzur Kalamış kadar uzak değildir mavi kadar yakındır…

Mavdir; her sabah alnımızı öpen şafağa karışıp akşamın mavisine kadar boyandığımız eşsiz gün bestesinin adıdır…

Mavi umuttur, mavi hayattır. Mavi candır ,canandır lisanı hafi gibi ruha dolandır.Elbet her şey mavidir…

Herşey bir mavi kadar uzaktır insana, bir mavi kadar yakın...
alıntI
mavi candır...



****************************************************************************
bilmez kimse nasıl yoruldu bu can

deli gözlerim duruldu çoktan
kalp yerinde bir sızı
sormaz kimse neden mavi yüreğim..yaralı
sol yanından kansızdı
aşk bir hayat hırsızı
yinede sen sakın vazgeçme benden
bekle değişirim..
yüreğini yüreğime ekle
senle iyileşirim..duymaz kimse nasıl boğuldu sesim
yapayalnızım..
en uzaktan ağlayan hüzünlü yıldızım
sormaz kimse neden mavi yüreğim..yaralı
sol yanından kansızdı
aşk bi hayat hırsızıyinede sen sakın vazgeçme benden
belki değişirim..
yüreğini yüreğime ekle
senle iyileşirim..
*******

Followers

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

************
blogger counter

View My Stats *************************************

widget
**************

****************************free counters