---}--}@ Arşivime Hoş Geldiniz,Benim Beğendiklerimi Umarım Siz de Beğenirsiniz... Resimler ve Yazılar Forumlardan Alıntıdır..
Click the image to open in full size.Ey kâinatı bin bir çeşit güzelliklere saran Rabbim!Ruhumu güzelliklerine ve güzelliğine kör etme!Ey haşmetiyle kâinatı kuşatan!Marifetini sar gönlüme!Her şeye tam karşılığı veren Hakîm!Esmanı mühür gibi vur, Şu günahkâr gönlüme! 

Click the image to open in full size.
İnsan OLmanın YoLu Allah'a İnanmaktır. Elden Alemden Önce Kendinden Utanmaktır. Hayatın Tek Aynası Yaptığına Bakmaktır

Click the image to open in full size.
Susmak mânâ eksikliğinden değil, belki mânânın derinliğindendir..." Hz.Mevlana


Click the image to open in full size.
ÖyLe ucuz değiL GÜL kokLamak..
GÜL tutan eLe diken batmaLı..
Bir AŞK 'a gönüL veren_'O' AŞK'ının kapısında yatmaLı..!!
Click the image to open in full size.
Tövbe kapısı açık dediysek, yeni günahlara koşman mı gerek? İster ßilerek, ister ßilmeyerek,ßirde kul hakkı var unutmaman gerek!

Click the image to open in full size.Click the image to open in full size.
Ey nefsim! Ecel sana yaklaşmakta, Cennet ve Cehennemden
biri, seni beklemektedir. Ecelinin, bugün gelmeyeceği ne malûm?
Click the image to open in full size.
** Sen kendini biliyorsan, bil ki kendini bilmezlerin söyledikleri anlamsızdır. Unutma gereksiz eleştiri sadece gizli hayranlıktır./Cengiz Aytmatov





Click the image to open in full size.
Ve sükut? Tefekküre duran derviş gibi narin.. Sızı ince, yara derin...




Hüsn-ü zannımı yenileyerek , Rahim ismine
sığınarak,”la taknetu minallah” ayetinde hıçkıran imamın sesiyle, hasret
zincirlerimi kırarak paramparça, “ne mutlu o gariblere ” nidasını
duyunca ,cesaretimi korkaklığıma düğümleyerek düştüm kapına !…
Rüzgarın toprak üzerindeki esintisi, yaprağın damarları, yakamozun ışıltısı, meyvenin çekirdeği tozlu düşüncelerimi aydınlatıyor. İçimdeki Ummansız dalgalar biranda durgun suya bırakıyor.

Fecri sadıkla birlikte sadık olanlar kıyama kalkıp, Rabbine secdeye varıyor. Kun ve yekün anlamını doğuruyor ruhumun derinliklerinde. Sadece içten, riyasız safi duygularla ‘’emret emrindeyim. Sen nasıl istersen öyle olayım. Yeter ki üşüyen kalbimi ısıtacak yusufcuk kuşu, bedenimi saracak Tuğba dalları ol ey rahmet! Terennümleri zikri muhammediye’ye dönüşüyor.

Pencereme koyduğum menekşe, kumrunun çıkardığı ses, annemin okuduğu Rabbimin kelamı, kalbimin ılık yeli, bir rahmet umanına yerini bırakıyor.

Seherde ağlayan veli kulların iniltisi, afvu mağfiret dileyen günahkâr gözler ve ellerin emanetçisi, zikre dalmış zakirin aşkı, üşüyen kalbimde bir kum fırtınası oluşturuyor.’’ Ey Rahmetin efendisi! Sağanak sağanak yağdır rahmetini. Yağdır ki mağfiret olunana kadar kalkmayayım. Namusu ekber olan şu anlımı sadece senin için boynu bükük ve eğik, içten içe yakaran hamim bir kul olayım. Günaha dalmış bu ellerim, harama fütursuzca bakan bu gözlerim ve tüm azalarım sadece senin zikrinle hayat bulsun.’’

Bunca işlenen suç ve günaha karşı birazda olsa ağlama, yakarma duygusu kalbime ilham eyle ilahi! Zira dilim lal, kalbim bihaber, üşüyen bedenim viraneihal oldu.

Üşüyen şu garip kalbime konar mısın? ey rahmet.(alıntı)


Yine erenlerin etekleri esti geçti kapılarımdan... Tam boğazıma kadar kana, irine, iltihaba gömülmüşken. Tam tırnakla kaplanırken yüreğim. Hüzünlü bir ûdun sesinde sürüklendi perişanlığım… Sadece derisi tutan kopmuş bir bacak gibi, kol gibi…
Ruhumun başını kesret denizine bastırmıştı. Çırpınışları dinmek üzereydi artık. Martılar gibi inip süzüldü, indi erenlerin himmeti... Kapıp götürdü şeytanı… Nefsimin gevrek gülüşü dondu kaldı yüzümde. Donup kalası…
Sevimsiz arkadaşlar gibi varlığı bir buzdağı içimde. Her taraf bembeyaz olmuştu. Kutuplardan bir tablo... Şeytanın eskimoları, kutup ayıları, fok balıkları; bütün o buz kültürü. Çiğ balık, buzdan bir ev küçücük.
Gittikçe sertleşen bir rüzgâr, çiçeklerimi ayaz vurmuş, denizlerim buz tabakalarıyla kaplanmış, içimin denizleri.
Üşümüş ruhumun artık takati kesilmiş, tam uykuya, o meş’um ölüm uykusuna dalacakken incecik bir çıtırtı duydum sadece. İncecik bir ışık huzmesi deldi geçti tepemdeki yoğun sisli tabakayı. İndi gözlerime… Ne vardır bunca yakışan, gün ışığına gözyaşı kadar… Çiçeklenmiş bir tebessüm ümitten…
Bu, sana da yakışırdı ey İmam! Kuyuya sırlarını haykırıp dönerken yüzünde bu türlü bir tebessüm, bu türlü bir gözyaşı izi olmalıydı. Arkanda bıraktığın manzarada tomurcuklanan sırlardan haberin yoktu elbet. Kuyudan beslenen sazlığın nasıl bir cereyana tutulduğunu, nasıl feleğini şaşırdığını bilmiyordun. Paylaşmaya paylaşmaya heyecanı tozlanmış muazzam bilgileri bir başkasından, hem de bu kadar coşkulu duyuverince nasıl katıla katıla ağladı sazlıktaki kamışlar, bilmiyordun.
 İçlerine yer eden yangından habersiz alıp ney yaptılar onları. Üflediler. Semayı tutan feryadın senden taştığını bilmiyordu neyzenler.
Beş yaşındayken seni elinden tutup evine getiren, Bedir’de “Allâh’ım, bana Ali’yi göstermeden canımı alma!..” diyen; Aşere-i Mübeşşere’yi müjdelerken Cebrâîl -aleyhisselâm-:
“-Bu gelen de cennetliktir.” deyince;
“-Allâh’ım, Ali olsun o!..” diyen, vefat hastalığında oğlu gibi baktığın, sonra cenâzesini yıkadığın -gözyaşlarınla-...
Günler günleri kovaladıkça, hani bir gün kulağına fısıldadığı sırlar paylaşılmayı istedikçe kıvrandığın, kıvrandıkça özlediğin, özlemiyle kavrulduğun Peygamberimize kavuşma günü…
Sabah namazına yürüyordunuz üç soylu çiçek. Oğulların Hasan, Hüseyin ve sen… Bir yerde kazlar çok ses yapmıştı hani. Telaşlı, yaygaracı ötüşlerini uzaklaştırmak için oğulların hamle yapınca vurmuştun, zülfikarı vurur gibi, sözünle bizi: “Bana ağıt yakıyorlar, bırakın!..”
Ne çok ağlıyorum, ben senin O’nsuzluğuna!
Hani Uhud’da çok ağır yaralar almıştın, herkes senden ümit kesmişti de Peygamberimiz mübârek elleriyle iyileştirmişti yaralarını… Yine şehit olamadım diye hayıflanmıştın. O -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, senin saçlarını, sakallarını, yüzünü sıvazlayıp:
“-Bunlar kanla ıslandığında nasıl sabredeceksin!” diye ağlamıştı.
Aslanlar gibiydin, yiğitlerin arasında Rasûl’ün yiğidiydin.
“-O gün benim için şeref olacak!” dedin.
Hazret-i Ebûbekir ile iki yıl, Hazret-i Ömer’le, Hazret-i Osman’la onar küsur yıl, kendinle beş yıl… Yirmi küsur yıl bekledin, o kazların ağıdını yaktığı sabahı...
Başın, saçların, yüzün, kanla ıslandığında kimse senden inilti dahî duymadı. Kavuşmanın sevinciyle yemeyi içmeyi elinin tersiyle ittin:
“-Ben Allâh’a aç bir şekilde kavuşmayı isterim.” diyordun.
Öyleydi, ne zaman cihâda çıkılsa, sen oruca niyet ederdin, daha güçlüydün açken, her şeyinde hayret, muhabbeti arttıran…
Biraz sonra dinecekti, en tatlı günlerin ardından seni kasıp kavuran ızdırap fırtınası. Gözlerini açtığında ömrünün sevgili mimarı Rasûlullâh başucunda olacaktı. Nasıl bir kavuşma, nasıl bir sokuluştur, ey İmâm! İşte, O’nsuzken ne çektiysen, akıp gitti gözlerinden… İşte elleriyle sildi, işte geçti.
Yine erenler, kutlu bir hüzün bırakıp çekildiler sularımdan... Tufana dönebilir yavaşça erimezse buzlarım. Temkinliyim...
Sular yükseliyor, dalgalar yerinde duramıyor. Diriliş coşkusudur elbet. Toprak gerinmek istiyor. Gerinse çatlayacak tüm buzullarım... Tutamıyorum, geriniyor... Yarıklardan sızan demlenmiş toprak kokusu ümitlendiriyor meleklerimi…
“-Ha gayret…” diyorlar, “Bu kez başarmalısın.”
O sahte siluetler silinmeye başlıyor bir bir… Tüm o buzul kültürü, küçük adamları şeytanın, çirkin yüzleri,
“Bunları…” diyorum , “Nasıl dinlemişim, nasıl seyretmişim bunca zaman!..”
Temizlik duygusunu bilirsiniz, tüy gibi hafif olmak, Anka’dan kopup bir ölümlünün başına düşmüş şehbâl olmak. Bu, İmâm Ali; ben de ölümlüsü...
Üçler, yediler, kırklar, yetmişler, erenler hû!
* * *
Kapılar kapanır, ışıklar söner, sesler diner, hayat çekilir sokaklardan…
Bir rüzgâr eser usûldan.
Savrulur uçları erenlerin cübbelerinin…
Savrulur küçük kızların gönüllerine, gönüllerine…
  Ayşenur Vural

-Nûr'uma-

Can... Küçük bir ayrıntıydı... Hayat gibi!..
Câmilerin, soylu câmilerin kubbeleri, revakları, süslemelerin renkleri, çizgileri, sütunların kalınlığı, minârelerinin câmiye oranı, kubbenin azameti gibi... Ne görürdük mimârî eserlerde, ne görürüz de beğeniriz Süleymaniye'yi, Sultanahmed'i? Kubbesine yüzümüzü tutunca gök kubbe mi açılır üzerimize? Uzaklardan bakınca mimarın yahut padişahın, sultan hanımın mütebessim çehresi mi belirir câminin cephesinde?
Can, küçük bir ayrıntıdır, sırrımızda gizlenmiş...
Uzatıyorum bu mimarî bahsini... -Sahi, bir yakınlığın mı var senin buna.- Hadi, kalbini, kalbimin yanına koy gündoğumu arkadaşım, birlikte bakalım şu câmiye.... Kubbeyi örecekleri tuğlaları nasıl da özenle, dikkatle hazırlıyor ustalar. Her biri ayrı ayrı ölçülerde dökülüyor. Her biri diğerinden biraz ağır, biraz hafif' Milimlik bir yanlış veya eksik, dengeyi bozacak; bir sarsıntıda kubbe olduğu gibi secdeye kapanacak çünkü' Ya temel? Tek parça bir kayanın üzerinde, esnek bir şekilde dökülecek temel harcı; sarsıntılarda beşik gibi sallanacak, uyum sağlayacak yere. Ve başka mühim bilgiler...

Hayatımızın binasına girelim şimdi... İnşâsına mânen şâhitlik edelim: Temeli neyin üzerinde duruyor, ustaca mı dökülmüş? Kubbeyi oluşturan taşlar ölçülü mü? Sâhi, kim bu binanın mimârı?

O, bizim kalbimiz...

Ama biz küçük, câhil, âciz, biraz tembel kızlarız, Rabbim, üstelik mîmârî de okumadık hiç! Ne bu temel sâlih, ne bu kubbe! Onun için ufacık sarsıntılarda toza-toprağa bulanıyor yüzümüz, gözümüz. Ve değiştirilmez artık beton, donmuş harç, birbirine girmiş taşlar. Ya ne olsun, yıkılıp gitsin mi bu mâ'mûre? Arş titrer!


* * *



Maddî hastalıklar gibi mânevî hastalıklar da yaşlandıkça ortaya çıkar ve büyürmüş... Şimdi yaşlandıkça çirkinleşmek korkusundayız, ya bencilleşirsek, ya kibre, varlık duygusuna kapılırsak, ya dünya lezzetlerini tattıkça alışırsak dünyaya, 'likâ'yı arzu edenlerden olmazsak sonumuzda? Süveydâ-yı derûnumuzda gün ışığını teksîf eden 'cam' parçası, ayna olan ruhumuza, hayatımıza can katan Sultan; ya biz kuru bir yaprak olmayı başaramazsak? Yanmak için yaratılmışken bir 'balta-ya sap oluverirsek?

«Settâr», yâ «Muhît»; bizi ört, bizi kuşat, bizi koru! Çünkü biz erenlerin kıssalarını dinlerken, okurken, hatırlarken hep 'Bir gün inşaallah biz de...' ümidiyle, duasıyla dolduk. Bir gün alabildiğine kâmil, alabildiğine sevgili, alabildiğine mes'ûd olmayı hayal ettik. Korktuklarımızdan emîn eyle bizi, umduklarımıza nâil... Emîn ve nâil olalım güzelce, kolayca...
Elimi gezdiriyorum hayatımın üzerinde. Var mı bir problem Rabbim, varsa onarır mısın en ustacasından? Bize yine rahmeder misin Allâh'ım? Şefkat et ki, Seninle, zikrinle, şükrünle, güzel ibâdetinle meşgul olalım. 'Cân ü dilimiz lutf-u şehinşâh ile mâmûr' olsun.

* * *


Can, küçük bir ayrıntıydı yaşamak bizim için. Büyümüş bulduk kendimizi birden. Mutmain bir kalp, «fenâ fillâh», «bekâ billâh», cennet ve nihâyet «cemâlullâh» vardı idealimizde; kamil bir îmanla vuslata doğru kanat çırpmak vardı. Büyümek, bilmediğimiz ve aklımızın ucundan geçmeyen, hep bambaşka sandığımız küçük bir ayrıntıydı... Büyüyene kadar.

Ya şimdi?
Hayatımızı bağrımıza basıp en hafîsinden 'Allâh' diyelim can!..
  Ayşenur Vural
Sayı 17 Sayfa 15
 

Sen canımın içindesin, canımsa senden habersiz…
Dünya seninle dolu, dünya senden habersiz…
Gönlüm, canım nasıl bulsun seni?
Çünkü sen tümüyle gönüldesin…
Gönülse senden habersiz…
(Hz Mevlana)



Kuyularda mı kaldın? Yusuf bulur üzülme.. Ateşlere mi daldın? İbrahim gelir üzülme.. Dalgalar mı boğuyor? Yunus bulur üzülme.. Güneş yakmaya mı başladı? Ömer bakar üzülme.. Yaraların mı çoğaldı? Eyüp sarar üzülme.. Bütün kapılar mı kapandı? Bir kapıyı kapatan, bin tane açar üzülme..!



Bir garip gibi yaşayacaksın bu dünyada...
Gurbete düşmüş bir yabancı gibi hani.
Hep bir eksik konuşacaksın bu dünyada.
Sözüne cimri, sükûtuna cömert bulacaklar seni...

alıntılar..




 Yaşamak Su Misali Akıp Giderken,
Bize KaLan Bir Vefa,
Bir SeLam,
Bir de Habersiz YapıLan GüzeL Duadır...
alıntı
Ya Rabbi! Sen beni 1000 kez bağışlarsın da 1001'inci kez kapına geldiğimde
'Yine mi sen?' demezsin
'M.İSLAMOĞLU'


*******

Followers

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

************
blogger counter

View My Stats *************************************

widget
**************

****************************free counters