---}--}@ Arşivime Hoş Geldiniz,Benim Beğendiklerimi Umarım Siz de Beğenirsiniz... Resimler ve Yazılar Forumlardan Alıntıdır..






Her uzakta güneş yüzlü bir yakın
Her yakında bir uzak görüyorum
Kalbimin rengarenk kalelerinden
Bir yangının kalbinde yürüyorum
Onu arıyorum yollar içinde
Mahremini rüzgardan sakınan kullar içinde
Ruhumuza yazılanın adıyla
Bir tespihe dizilenin adıyla
Gözlerinin karasında bahtımı
Hıra’sında tahtımı arıyorum
Yeryüzünün saçlarında büyüyen
Bir yangının kalbinde yürüyorum
Bir mağara dört yanında gölgeler
Diyor ki:
Kapımda atlılar vardır
Bir ben değilim yüzyıllardır yokluğunda gül dalını koklayan
Gece gündüz kıyameti bekleyen
Bir örümcek; avuçlarında sukut diyor ki:
Bakıp da görmeyen gözler elbet bir zindanın kahrını özler
Bu ateş nasılda kavurdu beni
Ona yakın kılanın adıyla örüyorum ağlarımı
Bu aşk tenhalara savurdu beni
Taşları gözyaşı döken bir şehir diyor ki:
Kötürüm oldum ağrımdan hala kan akıyor duvarlarımdan
Bugün ona pervane olsa da düşlerim ve çocuklarım
Hep bir titreyiştir tenimi saran
Mutluluğum yarım, sevincim yarım
Bir dağ bir yiğidin şahadetiyle vurmuş kendisini dağlar üstüne
Diyor ki:
İnfilak etseydim o an başına düşseydim dokunanların
Bir yanımda okçuların sızısı, bir yanımda hüznün alınyazısı
Yıkılıp kalsaydım çağlar üstüne
Ve ölüm diyor ki:
Öylesine saf, berrak ve güzeldi…
Gülümsüyordu
Giderdim en derin susuzluğumu
Bende ölümlüyüm bilsem de bunu
Kollarında buldum sonsuzluğumu
Birde şair ses çölünde bezirgan… Diyor:
Ne yok gibiyim nede ufkun ötesinde var gibi
Harfler ona doğru uçuyor kuşlar gibi, heceler ona doğru
Hangi hayalin sessizliğine saklasam ömrümün çığlıklarını
Ona doğru tükeniyor karanlık, geceler ona doğru
Tarih haykırıyor kim okur benden hayat kitabının sır yazısını
İnsan hangi yurdu arayıp durur
Yalnız onun izi kalır evrende, ev yıkılır su kurur
Çöküyor kibrinde çürüyen sanat
Gönlüme doluyor şimdi kainat
Durup durup ışıldayan sesleri boynu bükük duyuyorum
Aynalar beni bana gösteriyor yeniden
Ruhumuza yazılanın adıyla
Bir tespihe dizilenin adıyla
Diriliyor hücrelerimde bahar
Kalkıyor o kabus perdesi birden
Bembeyaz bir kapıdan giriyorum
Kalbimin rengarenk çiçeklerinden
Bir bahçenin kalbinde yürüyorum
Ruhumuza yazılanın adıyla
Bir tespihe dizilenin adıyla
Diriliyor hücrelerimde bahar
Kalkıyor o kabus perdesi birden
Bembeyaz bir kapıdan giriyorum
Kalbimin rengarenk çiçeklerinden
Bir bahçenin kalbinde yürüyorum

Nurullah GENÇ

Mahzeni esrar;Zapt et kelimeleri turnalar seninle uçsun,tefekkür ufkunun inancını kanatlandır,şaha kaldır,Eyyüb misali teslim ol.Hani vardır ya bazı anlar,gözyaşın hep içine damlar...Gönül diyarına bir ''ahhh''daha sızar..
Güneş batarken turnalara mı meydan okursun!
alıntı


Sana yazları sıcak ve kurak, kışları soğuk ve yağmurlu bir coğrafyada yaşadığımızı söyleyecekler.
Gerçek olan senin mevsimindir oysa.
O günün nasıl geçeceğini anlayabilmek için gökyüzüne bakman gerekmez. Dönüp yüreğine bak.
Yağmurlar ve güneş yüreğinden süzülür.
Gerçek olan yüreğinin mevsimidir, senin mevsimindir.
Her sabah uyandığında gözlerinden dünyaya saçılandır mevsim.
Güneş senden doğar ve yağmur senin gözlerinden düşer yeryüzüne.
Sana atlaslar, haritalar gösterecekler.
Adına sınır dedikleri bazı çizgilerle çevrildiğini göreceksin yaşadığın yerlerin.
Bütün bunlar kurmaca.
Gerçekte tüm yeryüzü Allah’ındır ve gerçekte yürüyebildiğin kadar senindir tüm coğrafyalar.


Tarık Tufan

Hani Bilirsiniz Ya;



Hani bilirsiniz ya;

DUYGULAR VARDIR, 
Kalemden kâğıda lehçe dökülen
Benlikten kaçırıp meçhule götüren

GÖNÜLLER VARDIR, 
Değirmen misali kalbi öğüten
Kaktüsü kurutup güller büyüten

HAYALLER VARDIR, 
Bir kırık bacakla yine de yürüten
Her gece kaynayıp sinede tüten





AYRILIKLAR VARDIR, 
Baharın yüzünü kışa çeviren
Bir garip firari kuşa çeviren

DUALAR VARDIR, 
Arz-ı halleri Rahman’a bildiren
Derinden titreyen ruhu dindiren

HASRETLER VARDIR, 
Bekleyiş içinde aklını yitiren
Vuslatı başlatıp, firakı bitiren

VE AŞK’LAR VARDIR... Aşıklar vardır.

Kadim Dolunay


Temiz ruhlar, Yüce Allah’a aşıktır.
Onlar yerde gökte Yüce Allah’a ait şeyler arar, sevgiyi yoklar, ihlâsı koklar, Arş’a kimden ne çıktığına bakarlar.
Oraya kim yönelmişse onusever, tanır ve kendisine dua ederler.
Böylece ruhlar o iklimde tanışmış olurlar.

Bu durumu Efendimiz s.a.v. şöyle ifade buyurmuşlardır:

“İki müminin ruhu bir günlük mesafede karşılaşıp tanışır.
Halbuki onlar birbirlerini zahiren hiç görmemişlerdir.”
(Buharî)

Herim b. Hayyan rh.a. anlatır:

“Veysel Karanî Hazretleri’ni görmek için Kûfe’ye gittim.
Tek arzum kendisiyle görüşmek ve hayır duasını almaktı.
Onu öğle vakti Fırat kenarında abdest alırken buldum.

Kendisini ilk defa görüyordum. Anlatılan vasıflarından onu tanıdım.
Yanına vardım, selam verdim. O da selamımı aldı ve:

– Allah sana rahmet etsin. Nasılsın ey Herim b. Hayyan? dedi.

Ben, benim ve babamım ismini nereden bildi diye hayret ettim.

Kendisine:

– Allah sana rahmet etsin, benim ve babamın ismini nereden bildin?
Bundan önce seni hiç görmemiştim, dedim.

Biraz sükût etti ve:

– Bana senin ve babanın ismini her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olan Allah bildirdi.

Nefsim seninle konuşurken ruhum senin ruhunu tanıdı.
Hiç şüphesiz bedenler birbiri ile tanışıp kaynaştığı gibi, ruhlar da Allah sevgisiyle birbirlerini tanırlar ve severler.

Zahiren hiç karşılaşmamış, tanışmamış olsalar ve oturdukları yerler çok uzak da olsa bu böyledir, dedi.

(İbnu Asakir, Tarihu Dımaşk; Ebu Nuaym, Hilye; Zehebî, Siyeru A’lâmi’n-Nübelâ) 




Hani müminlerin evlerine paldır küldür girilemeyen günlerimiz vardı bizim.

Önce bir kanatlı kapının tokmağını çalardınız. Sonra, izin verilirse avluya geçerdiniz. Evin arka ve yan taraflarını çevreleyen yazlık veya kışlık bahçelerden birine de geçtikten sonra asıl görüşme mekânına alınırdınız. Büyük konaklarda bu mekân çoğu zaman ortasında minik bir havuzun veya duvarında şirin bir selsebilin olduğu genişçe bir salon olurdu. Bu salonda mutlaka sümbül ve reyhanlar bulunur. Ve bu çiçeklerin bakımı da evin hanımefendisi tarafından yapılırdı. Ama eve girmeden önce geçtiğiniz bahçedeki ağaçların, çiçeklerin ve bilhassa da güllerin bakımı tamamen beyefendiye aittir.

Neden reyhan – sümbül ve gül derseniz…

Reyhanı koklayarak şükrü, sümbüle bakarak ölümü ve yeniden dirilmeyi, güle bakarak Resûllulah’ı tefekkür ettikleri için…

Her bahar ayında eve reyhan alınır.

Reyhan o mis gibi kokusuyla buram buram kokmaya başladığında şöyle yavaşça avucunun içinde reyhanı mesh eder, sonra avucunu burnuna yaklaştırıp keskin kokuyu elinde duymaya başladığında eskilerden öğrendikleri bir cümleyi gayri-ihtiyari tekrarlarlar:

“Bizi bu sene de Reyhan’a ulaştıran Rabb’e şükürler olsun…”


Modern insanın hayatı buram buram güzel kokularla dolu. Üstelik bir kısmına dolar üzerinden çok yüksek fiyatlar ödeyerek satın aldığı halde, duyduğu güzel koku için şükretmek aklına bile gelmez. Çünkü üretilen kokular ne kadar güzel ve kaliteli olursa olsun Reyhan’ın doğallığına ve masumiyetine ulaşamaz.
Reyhan’ın kokusunda şükrü hatırlayan ve hatırlatan güzel insanlarımız vardı yani…

Eskiden Osmanlı sümbülleri de vardı.


Şimdi de Sümbül var.

Tıpkı modern insan gibi kokusuz ve köksüz…

Oysa Osmanlı sümbülleri çok güzel kokar. Ve her bahar tekrar tekrar alınıp saksıya dikilmezmiş. Zira evin hanımefendisi sümbül soğanını bir kez alıp saksıya diktikten sonra, ertesi yıl tekrar almasına gerek kalmazmış. Yani şimdikiler gibi kısırlaştırılmış soğanlardan yetiştirilmezmiş.

Osmanlı Sümbül’ü ise aynı soğandan yeniden yetişirmiş.

Bilirsiniz Sümbül’ün ömrü kısadır. 15 – 20 günlük bir ömürden sonra mevsimi geçince ölürmüş. Ama tam bir yıl evin bir köşesinde öylece muhafaza edilen saksı ertesi baharda sulanmaya başlayınca yeniden Sümbül verirmiş. Sümbül’e bakan tefekkür sahibi, kör gözlere:

“Çürümüş kemikleri yeniden nasıl diriltecek mi diyorsun, bak ben bu sümbülü geçen sene öldüğü andan itibaren hiç sulamadım. Tıpkı toprağın içindeki ölü beden gibi idi ölü Sümbül soğanı. Ama bak işte vakti saati gelince yeniden topraktan çıkıverdi. İşte seni de o Sümbül’ü dirilttiği gibi diriltecek.” dermiş.

Mushaf’taki âyeti okuduktan sonra kâinat kitabındaki ‘Sümbül âyeti’ni okuyanlar…

Sırrınız daim olsun…

Gelelim Gül’e…


Resûlullah’ın hoş kokusunu Gül kokusuna benzetmek sanırım ilk olarak Mevlana’nın, sonraki yüzyıllarda da Süleyman Çelebi’nin işi:

“Terlese güller olurdu her teri.

Hoş dererlerdi terinden gülleri.”

Tamamen muhabbetten, edebi kaygılarla yazılmış bu cümleler Osmanlı insanının gönlünde öylesine yer etmiş ki Gül’e bakıp Resûlullah’ı hatırlamayı ve hemen ardından da Salâvat getirmeyi bir örf haline getirmişler.

Hani hatırlar mısınız bir sahabî vardı. Bir gün kendisine âit hurma bahçesinde oturmuş, çok hoş bir rüzgarla bir taraftan serinlerken bir taraftan da hurma bahçesinin güzelliklerini seyreden… Ancak kısa bir süre sonra bahçenin, kalbini Allah ve Resûlü’nden uzaklaştırıp bir an için de olsa Dünya’ya çektiğini hatırlayınca bahçeyi tasadduk etmişti.
Osmanlı entelektüeli bahçesine mutlaka Gül dikerdi. Çünkü Gül süreç içinde O’nu dünyadan Resûlullah’ın yâd edilmesine çeken bir remz olmuştu.

Aslında ashâb Resûlullah’ın bu hoş kokusunu Gül’e benzetmedi. Zira Hz. Ömer ‘misk gibi’ koktuğunu Hz. Âişe ve Hz. Ali ‘miskten daha hoş bir koku’ olduğunu Muaz bin Cebel ‘misk veya anber’ Enes bin Mâlik ise özellikle İsra Gecesi’nden sonra ‘damat kokusu hatta ondan da hoş bir koku’ olduğunu ifade etmiştir. (Dimeşki 2/80)

Oysa Osmanlı insanının miski, anberi, damat kokusunu yaygın bir şekilde bulup koklaması zordur. Bu yüzden mesaj doğru algılanmalıdır: “Bak! Senin duyabildiğin en güzel koku bu gülün kokusu ya… İşte bil ki Resûllulah ondan da güzel kokardı. Bu koku seni mest etmesin. Resûlullah’ı hatırla, O’na Salâvat getir.” İşte bu yüzden Gül’ü koklarken Salâvat getirmeyene, yani Resûlullah’ı yâd etmeyene ‘kaba – ham adam’ nazarı ile bakılırdı.

Evvel demiştik ya bahçedeki çiçeklerin bakımı konaktaki beyefendiye aitti diye. Gül mevsimi gelince beyefendi ve hanımefendi seher vaktinde namazdan hemen sonra bahçeye inerler, Gül koklayıp Salavat getirirlermiş. (Şimdi bazılarınızın alaylı bir tebessümle “oturdukları yerde getiremiyorlar mıymış” dediğini duyar gibi oluyorum. E bırakın bu da modern insanla Osmanlı insanı arasındaki zarafet farkı olsun.) Gül koklamanın da bir usulü ve vakti varmış zira. Gülün rayihasının en yoğun olduğu vakit seher vakti imiş. Seher vakti bahçeye indiğinizde önce Gül dalının üzerindeki çiğ damlalarını hafifçe silkelermişsiniz. Bu rayihanın daha yoğun çıkmasını sağlarmış. Eğer gül dalını kopardı iseniz, o zaman Gül’ü baş aşağı tutar, hafifçe sallar sonra burnunuza yaklaştırır o güzel kokuyu içinize çektikten sonra mest halde iken Salâvat getirirmişsiniz.

Gül’ün Resûlullah’ın terinden yaratıldığını hiçbir Osmanlı alimi iddia etmedi. Bu konuda hiçbir âlim hiçbir hadis uydurmadı. Sadece edebiyatçılar Gül’e benzettiler. Çünkü güzelliği yakıştırdılar Resûlullah’a. Bütün güzellikleri Resûlullah’a sonra da onu yaratana bağladılar. Gül kokusunu Resûlullah’ı hatırlamak için bahâne edenler ‘Kılıç Peygamberi’nin’ misyonunu Açe’den Viyana’ya kadar taşıdılar aynı zamanda.

Şimdilerde Kutlu Doğum Haftaları’nda Resûlullah için ağlayan zırlayan ‘tekbir defilesinden fırlamış kızlar, küpeli düşük bel pantolonlu oğlanları’ yetiştiren bizler mi yoksa onlar mı Resûlullah’ı kokulara çiçeklere hapsettiler.

Allah’ın emrinin söz konusu olduğu yerde o emrin zıddını dayatanlara karşı direnmek yerine eğilip bükülmeyi öğreten bizler mi O Nebi’yi daha iyi anladık ve anlattık yoksa onlar mı?

Adını andık ya Ya Resûlallah:

Es-salatu ves-selamu aleyke Ya Resûlallah

Es-salatu ves-selamu aleyke Ya Habiballah

Es-salatu ves-selamu aleyke Ya Seyyidel evveline ve’l-Ahirin
Değil adının anıldığı yerde Salâvat getirmeyi adının anılması ihtimali olmayan bir çiçeğin yanında Salâvat’ı hatırlatanlar:

Size de selam olsun…
Hilal GÜLSEVEN
alıntı

Aşıklar dildeştir, tercümana ne hacet . Suretleri birdir aynaya ne hacet . Gönülleri sorarsan, gönülleri deryadır, suya ne hacet ...
*******

Followers

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

************
blogger counter

View My Stats *************************************

widget
**************

****************************free counters