ey yorgun seyyah...
Yorulmak , ehl-i hâl'de iğreti duruyor:) hadı topla yorgunluklarını ve savur...
bak;
Sara, yıllar boyu hastalık çekmiş olmasına rağmen annelik zevkine göz dikecek kadar gençti ve İbrahim saçlarının kırlaşmış olmasına karşı baba olmayı isteyecek kadar gençti. Dışsal olarak imanın mucizesi İbrahim ve Sara'nın dileyecek kadar genç olmalarında ve imanın onların dileğini korumasında ve bu dilek aracılığıyla da gençliklerini korumasındaydı. .
ve hayal..! devr-i âlem...
hadi gülümse:)
alıntı...
---}--}@
Bir şey kaldı gecelerden birinde Senden.
Öncesinde bilinmemiş bir şey,
Silinmez bir ses gibi giden..
Kelimelerden büyük, kelimelerin içinde,
Bir şey kaldı senden
Yaşamalar'ın arasında kaçamaklı.
Veriliş rengi başka, alınış rengi başka..
Veriliş rengi başka, alınış rengi başka..
Söylemeye vakit kalmadan
Dudakların altına bırakılmış bir şey.
Karanlıkların tam ortasında bir kırmızı nokta..
Gözlerce pırıl pırıl, ellerce saklı.
Bir şey kaldı, bir denizin kıyısında senden,
Bir şey kaldı, bir denizin kıyısında senden,
Bakışlarla yüklü, söylemelerle sessiz..
Seninle dolu, seninle sensiz bir şey..
Arandıkça bulunmamış yıllar yılı,
Bulundukça aramaklı.
Özdemir Asaf
Öneri Muhteşem de...
Hikaye bu ya, kedinin gaddar pençelerinde telef olmaktan usanan fareler geniş bir kongre toplamışlar. Tartışma konusu; “Kediye karşı alınacak önlemler”. Her kafadan bir ses çıkmış. Saatlerce çeşitli öneriler tartışılmış. Toplantının tıkandığı noktada genç bir fare haykırmış: - Kesin çözüm, benim diyeceklerim…
Bütün gözler ona yöneldiği anda mağrur bir ifade ile konuşmuş:
- Kedinin boynuna çan takalım, adımından haberimiz olur. İşte kesin çözüm!
Alkış tufanı ile inlemiş her yer. Muhteşem, harika sesleri yükselmiş peş peşe. Nice sonra İhtiyar farelerden biri kürsüye çıkmış:
- Öneri muhteşem de, kim yapacak? Gidip o çanı kediye kim takacak?Salonda çıt yok. Neşeli başlayan toplantı, farelerin kovuğuna dönüşü ile sessiz bir hüzne gömülmüş!***Gerçeğin temeli düşünce, düşüncenin temeli hayaldir. Hayaller; akıl- mantıkla yoğrula yoğrula gerçekleşirler. Hayatın ruhuna uygun düşünceler, benimsenmeye adaydırlar.Bir de uçuk düşünceler var tabi. Alkışlanan, rağbet edilen, göklere çıkarılan absürt önermelere dayalı. İnsan tabiatı, maceraperestliğin sevimli gizeminden midir bilinmez, uçuk düşüncelere, reel düşüncelerden daha çok ilgi duyar. O anda uygulanabilirlik hiç akla gelmez. Fikir güzelse gerçekleşir sanılır. Oysa nice güzel fikir, hayatta karşılık bulamamış, teoremden öteye geçememiştir.Dostlar;
Tasavvufi hayat felsefe üretircesine fikir üretmekle değil; sünnetullaha uygun olanı önermekle gelişir. Bu yolda çok konuşan, çok tartışan değil, az da olsa Yaşayan - Uygulayan - Sünnetullaha tutunan mesafe alır.
Gıybeti ayet- hadislerle anlatmak kolay. Ya gıybet etmemek? Er kişinin harcı!..
Affetmenin faziletini konuşmak tatlı. Ya gönül kanatanı affetmek? Adamlık ister!..
Egoyu yenelim demek revaçta. Ya egosunu fark etmek? Mangal gibi yürek ister!..Önerinin muhteşemliğinden çok uygulanabilirliğine eğilmek sanırım en doğru yol.
İnandığını konuşan, konuştuğunu yaşayan ve yaşanacak öneriler sunan cesur yüreklere selam olsun!..
M.doğramacı.
Adamın garip bir hâli vardı.
Uzaktan insanın dikkatini çekecek kadar sâkin ve kabuğuna çekilmiş bir halde görünüyordu.
Bir grup bedevi Arap ise heyecan dolu anlar yaşıyordu. Büyük bir telaş içerisinde bağırıp, çağırıyordu.
Böyle bir ortamda onların karşısında kendi haline göre, yerinden kıpırdamadan bir insan nasıl oturabiliyordu?
Büyük bir merakla yanına giden Ahmed bin Ebü’l-Havârî rahmetullahi aleyh ona:
“Esselâmü aleyküm” diyerek selâm verdi.
O da hafif sesle:
“Aleyküm selâm” diyerek selâmı aldı.
Başka bir kelam etmedi. Bundan sonrasını Ahmed bin Ebü’l-Havârî anlatıyor:
Bir müddet sessizce oturdum. Gönlüm huzur doldu.
Uzaktan garip görünümlü bu insan hep zikir ve murâkabe halindeydi. Belli ki Rabbısıyla beraberdi.
Huzurunu bozmak istemedim. Sessizce yanında oturup istifade etmeye çalıştım. Bir hayli zaman geçtikten sonra başını kaldırıp bakışlarıyla beni şöyle bir süzdü. Sonra konuşmaya başladı:
“Allah Teâlâyı zikretmek ne kadar tatlı bir şey!.. Gönüllere huzur, kalblere şifa veriyor...
Şaşıyorum şu insanlara?!..
Niçin boyun büküp yalvarmazlar?
Neden Allah’ı zikretmezler?
Oyun ve eğlenceye dalarak niçin O’nu unuturlar?
Halbuki ölüm onların peşinde. Her an onları takip ediyor.
İnsan için ondan kurtuluş yolu asla yok.
Böyle bir tehlike ve musîbetler içinde olmasına rağmen insanlar neden boş şeylerle meşguller.”
Bunun üzerine ben de:
“Allah’ın rahmeti üzerinize olsun insanlar hangi müsîbetler ve hangi tehlikeler içinde?” diye sordum?
Şöyle cevapladı:
“Günah musîbeti ve ölüm tehlikesi. Ölümden öncesi ve sonrası!”
Sonra ağlamaya başladı. Ben de onunla birlikte ağladım.
Biraz sonra tekrar:
“Neden yapayalnız duruyorsun?” diye sordum.
O:
“Ben yalnız değilim! Rabbimle berâberim” diye cevap verdi.
Fakir ve muhtaç olduğunu zannederek;
“Bir şey ister misin?” dedim.
O:
“Evet kalbimin derdini tedavî edecek bir tabib isterim” dedi.
“Tabîbin kimdir?” dedim.
“Rabbimdir” diye cevap verdi.
“Kalbinin derdi nedir?” diye sordum.
“Günahlar...” dedi.
“Peki bunlardan kim kurtuldu?” diye sordum.
“Allahü Teâlânın râzı olduğu kimseler” dedi.
“Yolcu musun?” dedim.
“Annemden doğduğumdan beri yolcuyum.”
“Yolculuğun nereye?” dedim.
“Kabiredir” dedi.
“Nereye gidiyorsun?” dedim.
“Âhirete gidiyorum” dedi.
“Azıksız yola gidilmez. Azığın nerede?” dedim.
“Azığım son derece az” dedi.
“Yanında yiyeceğin nedir?” dedim.
“Sübhanallah! Rabbimin vereceği rızık” dedi.
“Peki yalnız hâlinle korkmuyor musun?” dedim.
“Nasıl korkarım? Niçin korkayım? Sâhibimin, Rabbimin mülkündeyim” diye cevap verdi.
“Yol neresidir?” diye sormaya devam edince; ellerini açıp şöyle yalvarmaya yakarmaya başladı:
“Yâ Rabbi!..
İnsanların çoğu seni unutmuş başka şeylerle meşgul!..
Halbuki her işin karşılığını Sen vereceksin!..
Ey gariblerin yardımcısı!..
Ey âcizlerin sığınağı!..
Ey azı çoğaltan!..
Ey sapmışları hidâyete erdiren!..
Ey kendisine herkesin sığındığı Rabbim!..
Senin ihsânını ve rızânı isterim...
Senin rızân olmadan dünyâ ve ahiret güzel olmaz.”
Hem böylesine içten, samimi bir şekilde dua ediyor, hem de yürüyordu. Ben de onu takip ediyordum. Bir müddet gittikten sonra bana doğru dönerek:
“Allah’ın rahmeti üzerine olsun!.. Senin için benden daha hayırlı olan bir kimseye git!.. Beni meşgûl etme!..” dedi.
Sonra benden uzaklaşıp gitti. Arkasından baktım kaldım. Gözden kayboluncaya kadar onu takip ettim. Ağlayarak geri döndüm.
Allah dostları ahiret endişesi ile dolu bir hayat sürerler. Az ve öz konuşurlar. Zira ağızdan çıkan her sözün kirâmen kâtibin melekleri tarafından kayıt altına alındığını bilirler. Hesab verme korkusu onları sükûta bürümüştür. Onlar katında en lezzetli şey Yüce Rabbı zikretmektir.
Bunun için daimi tefekkür halinde ve sükûti bir hayat geçirmeğe gayret ederler. Her an kendilerini Allah Teâlâ hazretlerinin huzurunda bilerek daimi zikir halinde olmağa gayret ederler. Nefeslerini boş yere harcamazlar.
Rabbimiz bizlere de onların hayatından güzellikler lutfeylesin. Âmin.alıntı
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
*******
Followers
Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı
************
View My Stats *************************************
**************
****************************
View My Stats *************************************
|
|
