---}--}@ Arşivime Hoş Geldiniz,Benim Beğendiklerimi Umarım Siz de Beğenirsiniz... Resimler ve Yazılar Forumlardan Alıntıdır..



Tasavvufta şöyle güzel bir adet varmış:
Dervişin biri, yine bir dervişler topluluğu içerisine gelip,
selam vererek oturduktan sonra,
topluluk gelen dervişe
"Merhaba!!"
yerine
"Aşk olsun!!"
dermiş...
Derviş de
''Aşkınız cemal olsun Efendim!!''
diye mukabele edermiş...
Bu sefer topluluk
''Cemaliniz nur olsun!!''
Dediğinde, derviş de
''Nurunuz ayn olsun!!''
Dermiş ve böylece selamlaşma bitermiş....
alıntı
Sizlere de
Aşk'olsun efendim aşk'olsun...

"Sevmek ise, sessizliktedir

Bağırarak sevilmez... Görünerek de sevilmez''

(Edebâli Hazretlerinin Osman Bey'e öğüdünden)


Sessizdiniz...

Biraz denizin sesi...
Biraz martıların sesi...

Beş vakit, ruhları Cenab-ı Hakk ile muhabbete çağıran ezanın sesi...

Sessizdiniz...

Bir ecnebi, Şehr-i İstanbul'a adımını attığında bu sessizliğe hayret ederdi. İnsanlar birbirleriyle sessiz bir şekilde konuşuyor. Çocuklar dışarda gürültü yapmadan oynuyor.

Bir ecnebi, Şehr-i İstanbul'a adımını attığnda kahkaha sesini bulmak için sokaklarda boşuna dolanır dururdu. Tebessümün bütün çeşitleriyle " müşfik, nazik, nahif, manalı... " karşılaşırdı. Ama kahkayı bir türlü bulamazdı.

Itrî'nin ve Dede Efendi'nin musikilerinde bir sessizlik vardı. Ruhları maveraya yolculuğa davet eden ve eğer yaralı bir ruh varsa, ona bu yolculukta -Allah'ın izniyle- şifa bahşeden bir sessizlik.

Peki, nedendi bu sessizlik?

Çünkü:

"Ey iman edenler! Seslerinizi Peygamber'in sesinin üstüne yükseltmeyin. Birbirinize bağırdığınız gibi, Peygamber'e yüksek sesle bağırmayın; yoksa siz farkına varmadan amelleriniz boşa gidiverir.

Allah'ın elçisinin huzurunda seslerini kısanlar, şüphesiz Allah'ın kalplerini takvâ ile imtihan ettiği kimselerdir. Onlara mağfiret ve büyük bir mükâfat vardır" (Hucurat Sûresi 49/2-3)

Çünkü Osmanlı diyarında yaşayan insanlar daima Rasulullah'ın huzurunda olduklarının farkındaydılar.
__________________
.....
....
...
..
.

!
alıntı



Baksana, Kâinatı senin için Donatan’a..

En ince teferruatına kadar..En san’atlı, en güzel biçimde..

Sende yarattığı alemlere, münasip düşecek şekilde..

Gözlerine ve en ince latifelerine hitap edecek şekilde..

Baksana O, sana ne kadar değer veriyor!

Baksana O, senin için ne kadar Kerim Cevvâd..

Sen neden O’na karşı duruşuna özen göstermiyorsun?

Azlarını ÇOK yapmıyorsun?

Hissetsene..

Görsene!

Şükretsene..

O Kapıda iki büklüm KUL olsana!

Sen’i hakkıyla idrak edemedik ya Rab bizi affet!

Sen’i hakkıyla tesbih edemedik..Sana hakkıyla şükredemedik..

Ya Rabbi!
Ya Lâtif..
Ya Vedud!
Ya Bedi..!


....
..


alıntı







Ne yapıyorsun ? diyenlere, kısık bir sesle"HiÇ" diyorum. Bilmiyorlar;
(H)ayatın
(i)çinden
(Ç)ıkamıyorum..





...


Vazgeçtim...
Yakışmaz bu gönle keder.
Rabbim isterse 'yok'ları 'var' eder...
Her kışın ardı bahar değil mi..?





“Aklım her gün tövbe eder. Nefsim her an tövbemi bozar.
Arada kalmış bîçareyim iyi ki Senin kapın var.”

Hz. Mevlana


"HİÇ"



Alın herşeyi kalmasın tek bir dirhem bende… Alın gidin ötelere ben burada kalmak istiyorum… Tam burada anlımın bayram ettiği yerde, öylece secdede kalmak… Ne saz ile nede söz… Yalnızca O’nunla kimsesiz, yalın ve tüm benliğim ile samimi… Geçen yıllar ne güzel… Adım adım gidiyorum işte O’na saniye saniye, an be an O’na gidiyorum! Bekliyor beni de çok iyi biliyorum..

Gel diyor…
Geliyorum Ya Rabb!
Geliyorum Mevlam…
Geliyorum sevgilim…
Geliyorum sevdiğim
Geliyorum beni benden çok seven Canan geliyorum sana…
Tüm günahlarımla, tüm hatalarımla, tüm suçlarımla geliyorum dizinin dibine Affet..
Boynum bükük geliyorum sana!

Sen beklersin bir tek bu yollarımı sen bilirsin benden emin beni.
Ötesi yok bu alemde senden gayrısı "Hiç"…
Konuşmalarım "Hiç"…
Susmalarım "Hiç"…
Gelmelerim gitmelerim ne var sa "Hiç"…
Kazandıklarım kaybettiklerim ne varsa "Hiç"…
Bakii olan beni bulan Sensin!
Ötesi…
"Hiç"

Ötesi yok…


alıntı




- Allah gönlünün murâdını versin !

- Sakın !
...
- Niye şaştın ? Ben gönlüme güvenmem ! Benim gönlüm, iyiyi de ister,
kötüyü de ister. Lâzım olanı da, olmayanı da ister.
Ben gönlümün murâdına güvenmem; fakat duâ et de, O'nun murâdı, benim
gönlümün de murâdı olsun.

O'nun hakkımda murâd ettiği şey, benim nefsime zor ve ağır gelmesin.

- Gönlüne giren, aklını çelen her murâda güvenmemen lâzım ! Kimi murâd,
hayır sandığın hâlde şermiş. Kimisi şer sandığın hâlde hayır...

Sırat üstünde seni Hakk'a taşıyan er lâzım ! Yolda bırakacak değil,
kurtaracak nefer lâzım !


---

Şu gönlüme koyduğun sayısı belirsiz taleplerim içinde,
en kuvvetli murâdım aşk ise, biliyorum, daha nice işle sınayacaksın
beni.

Mâdem durum budur, murâdımı murâdın eyle Allâh'ım ! Murâdından râzı
olmaya yetecek güç nasip eyle...

Civarımda dolanan, murâd maskeli heveslerden ve zaaflardan koru beni !

Herkesin bir ilâhı var ! Gönlümün biricik ilâhı, Sen ol !
Öyle ol da, "yalnızca Sen'in muhabbetini kaybetmekten korktuğum için"
haramlardan kaçayım.

En nâzik meselem, Sen ol !

Beni makamın, paranın, şunun-bunun endişesiyle değil,
sadece Sen'i hakkıyla sevmenin derdiyle doldur da,
"Âşığım !" sözünde yalancı çıkan sahtekârlardan olmayayım.

Amin !

.......

alıntı







" Vaktiyle ergin bir meslek erbabı,
yıllarca yanında yetiştirdiği çırağını imtihan etmek ister.
Onun eline iri bir pırlanta verip:
'Oğlum' der, 'Bunu al, önüne gelen esnafa göster, kaç para verdiklerini sor, en sonra da kuyumcuya göster. Hiç kimseye satmadan sadece fiyatlarını ve ne dediklerini öğren, gel bana bildir.'

Çırak, elinde PIRLANTA bir bakkal dükkanına girer ve 'Şunu alır mısınız?' diye sorar.
Bakkal parlak bir boncuğa benzettiği mücevheri alır; elinde evirir çevirir, sonra: 'Buna bir tek lira veririm. Bizim çocuk oynasın' der.
Çırak teşekkür edip çıkar.

Bir manifaturacıya gider.
O da parlak bir taşa benzettiği mücevhere ancak bir beş lira vermeye razı olur.

Üçüncü olarak semerciye gider: 'Buna ne verirsiniz?' diye sorar.
Semerci şöyle bir bakar, 'Bu...' der 'benim semerlere iyi süs olur. Bundan kaş dediğimiz süslerden yaparım. Buna bir on lira veririm.'

Çırak en son olarak kuyumcuya gider.
Kuyumcu mücevheri görünce yerinden fırlar.
'Bu kadar büyük pırlantayı nereden buldun?' diye hayretle bağırır ve hemen ilâve eder.
'Buna kaç lira istiyorsun?'
Çırak sorar: 'Siz ne veriyorsunuz?'
'Ne istiyorsan veririm.'

Çırak, 'Hayır veremem.' diye taşı almak için uzanınca kuyumcu yalvarmaya başlar:
'Ne olur bunu bana sat. Dükkânımı, evimi, hatta arsalarımı vereyim.'
Çırak ?emanet olduğunu, satmaya yetkili olmadığını, ancak fiyat öğrenmesini istediklerini' anlatıncaya kadar bir hayli dil döker.

Meslek erbabının yanına dönen çırak büyük bir şaşkınlık içinde macerasını anlatır.
'Bundan ne anladın?' diye sorar.

Çırağının verdiği cevap çok doğrudur:
'BİR ŞEY ANCAK DEĞERİNİ BİLENİN YANINDA KIYMETLİDİR!'
*******

Followers

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

************
blogger counter

View My Stats *************************************

widget
**************

****************************free counters