---}--}@ Arşivime Hoş Geldiniz,Benim Beğendiklerimi Umarım Siz de Beğenirsiniz... Resimler ve Yazılar Forumlardan Alıntıdır..




Uçsuz bucaksız ummanda gezerken,
En dipsiz kuyunun dibiyim şimdi.
Gönül bahçesinde, bir gül ararken
Kimsesiz, çaresiz, biriyim şimdi.

Kime ne eyledim, kimden ne buldum
Gözlerinle canvevimden vuruldum.
Bir sözünle, baştan sona savruldum
Topraksız, kefensiz, ölüyüm şimdi.

Bir garip şiir, dilime dolanan
Hal-i ahvalimi, cana anlatan
Yandıkça kanan, kanadıkça yanan
Bir giryan-ı ağyar, yüreğim şimdi...


alıntıdır..


Bütün çiçekler kendi dillerince konuşur.
Dillerinden anlayanlar; onları hep dinler de bir tek laleler susar gibi gelir bana. Suskunluğunda saklıdır sırlar. O kadar nazik ve ince yapılıdırlar ki hafif bir darbede kırılırlar.
O ince vücutlarıyla göğüs gererler soğuk gecelere.
Onların katlanılacak dikenleri de yoktur bedenlerinde. En çok yaprağı ıslanan, en çok üşüyen çiçektir belki onlar…

Dua eden avuçların yan yana dizilişine benzer toprak üzerinde boylu boyunca uzanışları.
Her nedense suskun dualar boy verir duyulmayan seslerinde.
Sessizdir Rabbime zikirleri.
Her çiçek dokundu mu güneş tenlerine, açılıp salarlar yapraklarını doğan güne. Oysa onların yaprakları kapalıdır hep, içinde gizli hasretler saklarlar sanki, görülmemiş servetler büyütürler sevgiye dair.
Sanki yalnızca kendi kalplerine gömerler sevinçlerini de acılarını da; öyle kısa ki onlara bahşedilen ömür, kalplerindekilerini anlatmaya yetmiyor.
Oysa gecelerden sabahlara taşan nice kelimeler nice hikayeler vardır kapalı yapraklarının arasında…

Zuhal GEDİK

İmam Aliyyü’r-Rızâ ne güzel buyurur:
“Cenâb-ı Hakk‟ın dostlarına sunduğu bir mânevî şerbet vardır ki,
onlar bu şerbeti içince kendilerinden geçerler,
kendilerinden geçince coşarlar,
coşunca tertemiz olurlar,
tertemiz olunca erir giderler,
eridiler mi ihlâsa ererler,
ihlâsa erince ulaşırlar,
ulaşınca dostlarına kavuşurlar,
kavuşunca da sevgilileri ile aralarında ayrılık kalmaz.”
***
Hazret-i Mevlânâ şöyle buyurur:
“Allâh ile bulunmak, Allâh ile beraber olmak isteyen kişi, Allâh‟ın dostları olan velîlerin huzurunda otursun.”
“Çünkü dost, dostla beraber oturunca, yüz binlerce sır levhası açılır ve okunur!”
***
Bir şâir de şöyle der:
“Birkaç kişi çok az zaman için bile olsa, bir araya gelip, Hak‟tan,
hakîkatten bahsederlerse, bulundukları yere gökler secde eyler!..”
***
Şeyh Sâdî de, ilâhî tecellîye mazhar olmuş, kendini tam mânâsıyla dünyevî isteklerinden arındırmış dost için şunları yazmıştır:
“Dostların yüzünü görmek, yarasından taze kan sızan gönül ehline MERHEM gibidir.”





Şems-i Tebrizi der ki;*

Şems-i Tebrizi der ki;'Sizin davanızı bilmek isterim, mananızı öğrenmek için,
Mananızı bilmek isterim davanızı öğrenmek için.'


Her İnsan kendine bir değer biçer, atfeder ve vehmeder...
Sonra kendine biçtiği bu değere şahit arar...
Bu değere şahitlik edenleri sever...

Biçtiği bu değerden bile çok değerli olduğuna şahitlik edenlere ise aşık olur...
Çektiği acıların kaynağı budur...

Bu yazıyı okuyan okuyucu yüreğine bakarsa dikkatlice ayan beyan görecektir ki,
çektiği en büyük acı,
ona hak ettiği değerin başkaları tarafından verilmemesi, bu değer iddiasına şahitlik edilmemesidir...
İnsanlar yalancı şahit arar dururlar...
Bazen bulurlar, en başlarında sevgi duyarla bazende aşk yaşadıklarını iddia ederler ve sonunda cayır cayır yanar yürekleri...
Yalancı şahitlik kısa sürede biter zira...
Kişinin değeri, anlamı kadardır....

Kişinin anlamını onun manası belirler...
Mana yoksa anlam olmaz.
Kişinin manası, davası kadardır...
Kişi ancak davası kadar mana taşır.
O halde kişi davasını nasıl öğrenebilir.
Kişinin davası ancak derdidir...

Derdin neyse davan odur...


Ya derdini dahi bilmeyenler?

Kişinin derdi en çok konuştuğu şeydir.

Ey iddiacı sen derdin kadar değerlisin...

Bırak başkalarınıda GERÇEK derdine bir bak....,

alıntı..
Artan Pilav

Yahya Baba, II. Bayezid zamanında Edirne Bayezid Külliyesi’nin aşçılarından biridir.
Arkadaşlarına hoşaf, kebap,sebze, bakliyat pişirir. Ama onun ihtisası pilavdır.
Mübarek işe girişti mi,ibadet ettiğini sanırsınız.

Pirinçleri salavat getire getire ayıklar, yağını tekbirlerle eritir. Tuzunu Besmele ile, suyunu Fatiha ile salar.
Zaman zaman gözünü yumar, enbiyayı, evliyayı aracı yapar,Allah’tan bereket arzular. Onun pilavı herkese yeter, hatta artar. Ancak o tek pirinç tanesine bile kıyamaz,artanı Meriç nehrine atar. Balıklar onun geleceği saati bilir, nehrin kıyısında toplanırlar.
Kilerci bakar pilav artıyor, pir aşçıya az vermeye başlar.
Ama Yahya Baba bir kere bile “Bu pirinç yeter mi bile” demez.
Kilerci şaşkındır.
Her gün pirinç miktarını biraz daha kısar ama pilav azalmaz, aksine çoğalır. Yine herkes doyar, Meriç’in balıkları bile nasibini alırlar.
Kilerci, bunu izah edecek tek kelime bilir: Bu bir keramet!
Çok dener ve emin olunca padişaha çıkar:
-Bu Yahya baba boş değil sultanım,der,halbuki biz ona amele muamelesi yapıyoruz.
Beyazid-i Veli gönül ehlidir ve aşçı ile tanışmak ister.
Kilerci ile plan yaparlar.
O gün Yahya Baba çok az,hatta gülünç denilecek kadar az pirinç verilir.
O her zamanki gibi okur, alemlerin Rabbi’nden Halil İbrahim bereketi diler. Pilavı çok lezzetli olur, üstelik kazanlara sığmaz.
Yahya Baba artanları yine yüklenir,Meriç’in yolunu tutar. Tam kepçeyi daldırıp balıklara atarken padişah ortaya çıkar:
-Ne oluyor bre der. Yoksa devlet malını israf mı edersin?
Yahya Baba tutulur kalır.
Ancak balıklar birden kafalarını sudan çıkarıp:
-Ayıp olmuyor mu Sultanım, derler. Koca devletin artığını bize çok mu görüyorsun?
Yahya Baba kerameti ortaya çıktığı için öyle mahçup olur ki anlatılamaz. Utancından secdeye kapanır,Allah’a sığınır.
Bayezid-i Veli onun kalkmasını bekler ama geçmiş ola...
Mübarek çoktan ruhunu teslim edip kavuşmuştur rahmet-i Rahmana...
Hoş geldin ateşim, yangınım, külüm.
Ateş oldun. Avucumda tutamadım seni. İçime düştün. Kalbimin karasına çaldım kor yüreğini. İbrahim[as] gibi gülden ateşlere düşürdün canımı. Ey “kavurucu ateşim” akla beni, yak kirlerimi. Ey yangınım, sen başkalarına sakla serinliğini, küle çevir bedenimi, benliğimi.
Bir yangın yeridir Ramazan. Yüreğinin taraçalarına ötelerden kıvılcımlar sıçratır. Alnına göklerin sıcağını düşürür. Secdelerce ısınır yüreğin. Ilık yağmurlar üşüşür tenine. Rahmetle ıslanırsın. Merhamet denizinde yıkanırsın. Ezelde ruhuna dokunan kutlu sesin yankısı yeniden erişir kulağına.
***
Hoş geldin yolum, yoldaşım, menzilim.
Yol oldun ruhuma. Dünyanın telaşından çekip aldın beni. Kalbimin serin vadisine taşıdın nefsimi. Beni benimle yeniden tanıştırdın. Yûnus[as] gibi denize attın, geceye bıraktın, balığın karnına soktun nefsimi. Kuraların hepsi bana çıktı. Nasıl da tanıdın “efendisinden kaçmış köle”yi? Ey yoldaşım, kötülerden sakla beni. Yolda bırak nefsimi.
Bedenine konuktur Ramazan. Tenine yeniden ruh üfler gibi sessizce gelir, sessizce gider.
Derin bir nefes gibi dudağından kalbine müjdeler yollar. Benliğin kabuğunu kırar, bencilliğin göğsünde yaralar açar. Seni sana bitiştirir. Maddenin labirentlerinde kaybolmuş ruhunu kardeş ruhlarla yeniden buluşturur, yeniden barıştırır.
***
Hoş geldin ay yüzlüm, hilâl kaşlım, sevgilim.
Can oldun tenime. Yeryüzünün cezbesinden kopardın beni. Göklerin temâşasına kaptırdım gözlerimi. Yüzümü kutlu aynalarda seyrettim. Rüyânı görmek için Yûsuf[as] gibi kuyulardan topladım hücrelerimi. Ey göklüm, yanına al beni. Yüz üstü bırak kibrimi, bencilliğimi.
Zamanın kutsanışıdır Ramazan. Hilâlin dokunuşuyla zaman mekana galip gelir. Kutsallık yörene gelir, yanına varır, eline doluşur. Sen onu arayıp bulmazsın, o seni bulur ve kucaklar. Sanki kıble sana yönelir. Sanki seccaden alnını öper. Sanki Kâbe sana yanaşır. Sanki En Sevgili[asm] evine konuk olur. Nereye gidersen git, yanında kalır Ramazan.
***
Hoş geldin bahar kokulum, çiçek tenlim, deniz gözlüm.
Kabrimden kaldırdın beni. Adımı kazıdığım taşları kırdın. Sesimi yutan uçurumları uçuruma attın. Beni bana kattın yeniden. Sonsuzluğun müjdesini dokundurdun tenime. Bir İsâ[as] nefesi gibi dürttün kalbimi uykulardan. Ey gülüm, kokunu ver ruhuma. Uzaklara at cesedimi.
Bir uyanıştır Ramazan. Açlığın incelttiği bedeninde ruhuna daha çok yer kalır. Benliğin kabından çıkarsın, kutsiyetin Kâbe’sine varırsın. Bencilliğin kafesinden kurtulursun, meleklerin kanatlarına tutunursun. Yetimlerin gözlerindeki eşsiz sevince mimar olursun. Yoksulların gönlünde taş üstüne taş koyarsın. Ellerin kalbine değer ilk kez. Mûsa[as] gibi göğsünde “yedi beyza” taşırsın. Aklanırsın, arınırsın, kutsanırsın.
***
Hoş geldin tatlı sözlüm, gül yüzlüm, sultanım.
Bak, nasıl da uslandım. Sözüne kandım. Bakışınla yıkandım. Hamdım, piştim, yandım. Huzuruna vardım. Yaralarımın hepsini kanattım. Hasretlerimin hepsini avuttum. Teselline susadım. Yüzüne acıktım. Orucunu tuttum. İftarına muntazırım. Yâkub[as] gibi gömleğinin kokusuyla açtın gözlerimi. Ey âl yanaklım, “hümeyrâm”, yüzünü değdir yüzüme. Sözünün meltemine savur benliğimi.
Ne güzel terbiyedir oruç. Seni nefsinin karşısına koyar. Bedeninin kabuğuna derin çizikler atar. Teninde gül kokulu yaralar açar. Yüreğine fısıldar: “Sen sana ait değilsin!” Mideni boşalttıkça, kalbini doyurur. Ötelerden gelen kutlu bir kervan olur; seni kuyuda bulur, cennet karşılığı Sahibine satar.
***
Hoş geldin bi’tanem, nur tanem, nar tanem.
Tut saçlarımdan kor gözlerinle.
Ellerimi yu ellerinin ateşinde.
Yüreğimi rehin tut sevdânın tenhasında.
Yanımda kal, benimle kal, bana kal bütün bayramların arefesinde.
Seni sana çağırıyor Ramazan.

Senai Demirci




“Acılar, muhabbetten tatlılaşır.
Bakırlar, muhabbetten altınlaşır.

Tortular muhabbetten safileşir.


Dertler muhabbetten derman olur.

Ölüyü muhabbetten diriltirler.

Şahı muhabbetten bende, kul ederler.

ALLAH'a karşı bu muhabbet, ilim neticesidir.

Cahil biri böyle bir taht üzerine nasıl oturur?
O halde; muhabbet ve aşkı, Allah’ın vasfı bil.”
*******

Followers

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

************
blogger counter

View My Stats *************************************

widget
**************

****************************free counters