---}--}@ Arşivime Hoş Geldiniz,Benim Beğendiklerimi Umarım Siz de Beğenirsiniz... Resimler ve Yazılar Forumlardan Alıntıdır..


SU SUSKUN değil, dalga durgun değil… Dinlenirse suyun sesi, çözülürse dalgaların dili, derinliklere inilir, yükseklere çağlanır.

Su sırlarla sarılı, dalgalar hikmetlerle dolu… Su hayat, hayat ise su gibi akıcı ve dalgalı… Bir damla su ile başladı hayatımız, dalgalana dalgalana bu hale geldik ve bir damla olarak yine toprağa düşeceğiz.

Bir damla suda ne fırtınalar kopar, ne coşkular yaşanır… Suskunluklar soluklanır, kederler derlenir, elemler devşirilir… Durmadan dalgalanır dalgalar…

Deryada damla, damlada derya saklı… Kâh olur bir damla koca deryayı yutar, kâh olur deryada kaybolur büyük bir dalga…

Dalgaların hep aynı olduğunu ve her dalganın değişmeden düz aktığını kim söyleyebilir? Deryada doğan bir dalga ne değişimlerden geçerek sahil sayfasına imzasına atarak noktalanır. Birbirine benzer fakat aynı değildir dalgalar… Her biri ayrı bir nokta koyarak farklı şekillendirir hayat sahilini… Bütün noktalar bir noktaya dolar; sonsuzluk duası… Hüznü ve coşkusu budur denizin; yükselişi göğe güneşe daha fazla yakın olma ve yansıtma çoksusu, dökülüşü ayrılık sancısıyla inleyişi…

Dalgaların dili ışığın renklerini söyler… Suyun renksizliği renklerin şarkısıdır… Şiirdir su; sessizliğin derinliğinde çağlar… Üstü ne kadar dalgalıysa, altı o kadar duru ve derindir… Nice canlının, nice bitkinin beşiğidir dalgaların altı… Yeryüzü yeşilliğinin yüzde seksene yakını denizlerin derinliklerinde olduğu düşünülürse hayatın nerede doğduğu ve yaşadığı dimağlara dökülür.

Su boğmaz dimağların sığlığı boğar. Dalgalarla yüzmeyi öğrenen dertlerle yatar, devalarla uyanır… Sabır suların sonu sahil selametlerdir… Yunuslar niye göğe sıçrar ki; duamızı duyun diye…

Kâinatın vücud âlemine yansıması ilkinde bir damla gibi olmadı mı? Damladan deryalar doğdu; yıldızlar, galaksiler raksa başladı… Hayata beşiklik etmekle güldü dünya… O derya kıyametle tekrar bir damlaya dönüşmeyecek mi? Kâinatın bütün dalgalanmaları sonsuzlukta tekrar doğma duası değil mi?

Tıpkı küçük âlem insanın büyük duası gibi… Biri okuyor diğeri âmin diyor kendi lisanıyla… Duasızlıkta boğulansa sonsuzluğu yitiriyor.

Dua damlalarla dolarsa kalp kabı, Nur denizler coşkudan taşar, hakikat renkleriyle raksa başlar, dimağlar hikmetle dolar, vicdan sükûna erer… Duadan inleyen bir kalp deryaları kurutur, damlaları deryaya dönüştürür…

Kabir sahiline vuruncaya kadar dua dalgalanmalarına devam, kâinat da kıyamet duvarına çarpıncaya dek… Soru ve sorun noktayı nerede, ne zaman koyacağımızda değil nasıl koyacağımızda.

Susuzluğumuz duasızlık… Yağmursuzluksa duanın çağlayış vakti… Yunus nidalarla inleme zamanı…

Suya susuz bakarsak dimağ denizi durgunluk ve dalgasızlıkta kokuşur, kararır kalp ummanı…

Dua suyu âleminizi doldursun, hikmet çağlayanlar kabre kadar kalbinizde eksik olmasın…

Gönlünüze damlayan bir damla olmuşsam, işte o benim duam… Ummanlar kazanmış kadar sevineceğim.

Evet, yağmurlar yağsın, yere de yüreklere de… 

Alıntı...



Zamanın tenhalığında eğrilen gönlünü sakla gerçek aşklar için!
Yangın bitmesede gözlerinde,damlaların hiç durmadan aksın o yar'in özüne...
Kalp süvarisi değildin sen unutma!
Sevmek,sevilmek ömründe tek sermayandi senin ey gönlüm!
Damlalar içinde biriksin boşver!
Yalın hayatların ıssızlığı çelimsizdir...
Hazin olur sonsuzlukları...
Sen gözlerinden düşürdüğün yaşları biriktir avucunda...
Al yanaklı bebeklerin temizliğinde orucun olsun susuşun...
Dökülsün dehlizime, akıntıma kapılsın günahlar...
Geçmişime mübarek sayılsın gözlerimden dökülen bu yaşlar...
Omuzlarında devleşen yükün ağırlığından feryad etmeye meylettiğinde yüreğin, sadece tut dilini...
Kara zindanı andıran gözlerinde bir ışık haresi oluşsun...
Bir kıvılcım,bir ateş,bir sus,bir can oluşsun...
Ağlamaktan sakın korkma ey gönlüm!
Matem tutmak değildir bu ve gidenin ardından yas tutmak hiç değil...
Gelene sevinmek,acıyan yaralara tuz basmak değil...
çölde susuz kalmış bir ceylanın çaresizliğine su bulmaktır...
Kanadı kırk yerden kırılmış bir serçenin diline bir damla can dokundurmaktır...


Ey göz yaşım!
Sana ihanet etmekten korktum asırlar boyu...
Diriliğimin suistimal edilmiş yanlarında biten yosunları suladım seninle…
Kerbela olmuş gönlüme akıtılan kanlara, yamalı elbisemden parçalar koparıp bastırdım…
Hiç oldum seni ağladım, sevda oldum seni sundum kadehler içinde…
ömrümün şifası yalnız sendin ey gözyaşım!
Bir nimet seni bilmişim,bir lütuf seni demlemişim gözlerimde…
Kisra saraylarında doğan bir bebek ağlayışındaydı varlığım…
Saylar geçti üzerimden saylar…
Gelip geçtiğim yollardan bir siluet eklenirdi kimliğime…
En son “Gözyaşına kurban edilen küçük bir can” diye eklendi satır aralarına…
Ben sana ihanet etmedim ey gözyaşım!
Yerlere düşürmekten bile korktum seni…
Bir dokunuşta binlerce damlanı hiç acımadan içime akıtandın…
Güzergahına giren acıların yangınına usulca dokunandın…
Sen bende bitmeyecek bir nehir,ben sende boğulmayı göze alacak bir can’dım…
çölde aşkıyla dolanan Kays oldum kimi zaman…
Kimseler görmedi gök kubbeye gönderdiğim feryadımla süslü dualarımı…
Yitirdiğim aşk olmadı…
Daha çok arttı, daha çok olgunlaştı…
Himayesi kalbimdi nede olsa…
Tezahürünü gösterdiğinde bir Leyla esintisi ilişirdi gözlerime…
O an dolardı gözlerim kanlı yaşlarla…
Bir fidan bulup o çöl yakıcılığında ve o kanlı gözyaşlarımla kırmızı güller yetiştirmek isterdim; her yanı aşk kokan…
Bizim kokumuza bürünen vahalar, bizim kokumuzla kavuşan sevdalılar bulmak isterdim…
Yetmiş bin melek şahid olsundu bu kavuşma anına…
Semada bayram havasında Efendiler Efendisine haberler uçursundu her biri…
“Ey Nebi!Bak bir aşk daha doğdu Sen’in aşkın gibi!Alemi saran bu can alıcı koku Sana hediye oldu!”
Gözyaşım sel, aşkım hicret eder o güzel Sevgiliye…
Dimağımda kalan bu bal tadı sanki ömrümü tutmuş ve bitmeyecektir…
Aşkla yandım Ey Sevgili!
Gözyaşıma and içtim senin yolunda…Ne ihanet ettim sana, ne de düşürdüm seni yerlere…
Akıttım seni gönlümün gümüş kadehlerine ve yaralandıkça gönül ellerimle bastırdım tuzlu yanlarını yaralarımın üzerine…
Bitmeyecek bir yoldu sana uzanan…
öyle bir sonsuzluk ki Yar!
ölüm öldü de bu aşk sonsuzlukta ebedi yaşamak için gönlüme doğdu!
Vasıf kazandım, Yar güldü yüzüme…
Söylesene ey gönlüm!
Ben bu hayatta gözyaşımdan başka ne gördüm?
Ve ben bu aşk’ı büyütmek için Yar’i ömrümce görmez oldum…
Alıntı...
Arkadaş evinize geldiğinde misafir gibi davranır
Dost geldiğinde buzdolabını açıp istediğini alır

Arkadaş senin ağladığını görmez
Dostunun omuzu ise senin gözyaşlarınla ıslanır

Arkadaş davetine katılınca bir paket hediye ile gelir
Dost sana yardım etmek için erken gelir; toparlanman için geç gider

Arkadaş, onu o yattıktan sonra ararsan rahatsız olur
Dost neden bu kadar geciktiğini sorar, derdini anlatmak için

Arkadaş bir kavgadan sonra her şeyin bittiğini düşünür
Dost ise tekrar arar

Arkadaş senin daima onun arkanda olmanı ister
Dost ise her zaman senin arkandadır ...

Arkadaş zaaflarınızı öğrenir ve onları kullanabilir
Dost zevklerinizi öğrenir ve onlara hitap eder

Arkadaş zayıflıklarınızı bilirse başınıza kakar
Dost zayıflıklarınızı bilirse örtmeye çalışır

Arkadaş sizi ikinci görmek ister
Dost ikinciniz olmaktan şeref duyar

Arkadaş sıkıntınız olmadığında yanınızdadır
Dost sıkıntınız olduğunda size koşar

Arkadaşlarınıza siz huzur vermeye çalışırsınız
Dostlarınız size huzur vermeye çalışır
Ağlamak için gözden yaş mı akmalı?






[B]Ağlamak için gözden yaş mı akmalı?
Dudaklar gülerken, insan ağlayamaz mı?
Sevmek için güzele mi bakmalı?
Çirkin bir tende güzel bir ruh, kalbi bağlayamaz mı?
Hasret; özlenenden uzak mı kalmaktır?
Özlenen yakındayken hicran duyulamaz mı?
Hırsızlık; para, malmı çalmaktır?
Saadet çalmak, hırsızlık olamaz mı?
Solması için gülü dalından mı koparmalı?
Pembe bir gonca iken gül dalında solmaz mı?
Öldürmek için silah, hançer mı olmalı?
Saçlar bağ, gözler silah, gülüş, kurşun olamaz mı?
[/
B]

İbadetten zevk alamıyorum

Nişabur’da yaşayan “İbni Nüceyd” hazretleri, sevdiği bir gence sordu:
- İbadetlerinden zevk alabiliyor musun evladım?
Delikanlı büktü boynunu.
- Maalesef efendim. Hiç zevk alamıyorum.
- Sebebini merak ediyor musun peki?
- Hem de çok.
- Bunun sebebi, günah işlemektir, buyurdu. Çünkü günahlar kalbi karartır. Kalb kararınca da ibadet zevkini duymaz.
Genç sordu:
- Tavsiyeniz nedir hocam?
- İslâm âlimlerinin, Evliyâ zatların kitaplarını çok oku evladım. O kitapları okuyanın kalbine feyiz akar.
Anlıyamadı.
- Feyiz nedir ki hocam?
- Feyiz, nur demektir oğlum. Yâni kalbin temizlenir, n***anır, parlar. Kalbi temiz olan da günah işleyemez.
- Neden?
- Çünkü kalbi temiz olanlara, günahlar çirkin ve iğrenç gelir.
Sordu yine:
- Hangi kitapları okuyayım efendim?
- Önce Peygamber Efendimizin hayatını oku, buyurdu. O iyi bilinmedikçe, islâmiyet tam anlaşılamaz çünkü.

İlim, hayattır
Bir gün de sohbetinde;
- Ey insanlar, din bilgileri hayat gibi, cahillikse ölüm gibidir, buyurdu.
Ve ekledi:
- Ancak kuru bilgi, vebaldir insana.
Anlamadılar.
- Nasıl yâni efendim?
- Yâni amelsiz bilgi, insanı kurtarmaz âhirette. Çünkü bilmek, yapmak içindir. Yapılmazsa, büyük vebal olur. Ancak amel de, yalnız başına kurtarmaz insanı.
- Başka ne lâzım? dediler.
- İhlâs, buyurdu. İhlâssız amel, hiçbir işe yaramaz.
Ve izah etti:
- İhlâs, niyetin hâlis, temiz olmasıdır ki, her yaptığını “Allah emrettiği için” yapmak demektir. Allahü teâlâ, böyle amelleri kabul eder ancak.
- Ya ihlâssız olursa? dediler.
Buyurdu ki:
- İhlâssız yapılan ameller, sahibinin suratına bir “paçavra” gibi çarpılacaktır âhirette.

_alıntı_

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı, yoğunluğuna yaşayacaksın bir şeyi
Sevgilin bitkin kalmalı öpülmekten
Sen bitkin düşmelisin koklamaktan bir çiçeği

İnsan saatlerce bakabilir gökyüzüne
Denize saatlerce bakabilir, bir kuşa, bir çocuğa
Yaşamak yeryüzünde, onunla karışmaktır
Kopmaz kökler salmaktır oraya

Kucakladın mı sımsıkı kucaklayacaksın arkadaşını
Kavgaya tüm kaslarınla, gövdenle, tutkunla gireceksin
Ve uzandın mı bir kez sımsıcak kumlara
Bir kum tanesi gibi, bir yaprak gibi, bir taş gibi dinleneceksin

İnsan bütün güzel müzikleri dinlemeli alabildiğine
Hem de tüm benliği seslerle, ezgilerle dolarcasına

İnsan balıklama dalmalı içine hayatın
Bir kayadan zümrüt bir denize dalarcasına

Uzak ülkeler çekmeli seni, tanımadığın insanlar
Bütün kitapları okumak, bütün hayatları tanımak arzusuyla yanmalısın
Değişmemelisin hiç bir şeyle bir bardak su içmenin mutluluğunu
Fakat ne kadar sevinç varsa yaşamak özlemiyle dolmalısın

Ve kederi de yaşamalısın, namusluca, bütün benliğinle
Çünkü acılar da, sevinçler gibi olgunlaştırır insanı
Kanın karışmalı hayatın büyük dolaşımına
Dolaşmalı damarlarında hayatın sonsuz taze kanı

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara, göğe,bütün evrene karışırcasına
Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır
Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana


Ataol Behramoğlu
Sevgi Sınavı



--------------------------------------------------------------------------------

BİR GÜN, ERMİŞLERDEN birine sormuşlar:
“Sevginin sözünü edenler ile sevgiyi gerçekten yaşayanlar arasında ne fark vardır?”
“Bakın, göstereyim” demiş ermiş.
Bir sofra hazırlamış. Sevgiyi dilinden düşürmeyen, ama dilden gönüle de indirmeyen kişileri çağırmış bu sofraya.
Hepsi yerlerine oturmuşlar.
Derken, tabaklar içinde sıcak çorbalar gelmiş ve arkasından da ‘derviş kaşığı’ denilen bir metre boyunda kaşıklar.
Ermiş:
“Bu kaşıkların sapının ucundan tutup öyle yiyeceksiniz” diye bir şart da koşmuş. “Öyle kaşığın çukur kısmına yakın yerden tutmak yok.”
“Peki” demişler ve çorbayı içmeye girişmişler.
Fakat o da ne?
Kaşıklar uzun geldiğinden, sofradaki hiç kimse bir türlü döküp saçmadan götüremiyormuş çorbayı ağzına. En sonunda, bakmışlar bu iş olmuyor, vazgeçmişler çorbadan. Öylece, aç aç kalkmışlar sofradan.
Onlar sofradan kalktıktan sonra, ermiş:
“Şimdi de sevgiyi gerçekten bilip yaşayanları çağıralım yemeğe” demiş.
Yüzleri aydınlık, gözleri sevgiyle gülümseyen ışıklı insanlar gelmiş oturmuş sofraya. Ermiş:
“Buyrun bakalım” deyince de, her biri uzun boylu kaşığını çorbaya daldırıp karşısındaki ihvanına uzatıp içmişler çorbalarını.
Böylece her biri diğerini doyurmuş ve kendisi de doymuş olarak şükür içinde kalkmış sofradan.
“İşte” demiş ermiş. “Kim ki hayat sofrasında yalnız kendini görür ve doymayı düşünürse, o aç kalacaktır. Ve kim ki, kardeşini düşünür de doyurursa, o da kardeşi tarafından doyurulacaktır şüphesiz. Şunu da unutmayın ki, hayat pazarında alan değil, veren kazançlıdır her zaman.”
AH!

-Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.

-Sahi mi? Yani, sayısız günahlar işlediğim halde, hiç günah işlememiş sayılacağım öyle mi?

-Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.

-Ciddi misiniz? Oysa, bana kalsaydı, ben kendimi bile bu kadar kolay affedemezdim. Dostlarımdan bile öyleleri var ki, bir hata ettim diye beni defterden sildiler. Artık görüşmüyorlar. Ben de çoğu arkadaşıma ilk hatasını görür görmez küstüm. Hiç hata etmemişler gibi davranmam çok zor onlara. Oysa siz...

-Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.

-Daha önce tövbe etmediğim günahlarım da var benim. Özür dilemeyi unuttuğum hatalarım var. Yanlış olduğu halde, yanlışlığını kabullenmediğim bir sürü yanlışım var.

-Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.

-Nasıl yani? İçimde azıcık bir pişmanlık olsa bile, özür dilemiş mi sayılıyorum? Dilime varmayan içimdeki “ah!”lar da tövbe diye mi kabul ediliyor. Yüzümün kızarması da… Öyle mi?

-Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.

-Ben... Şimdi.. Tövbe etsem... Olur mu ki? Yani, şimdi hatırladıklarım için özür dilesem hepsine tövbe mi etmiş olacağım? Hepsinden affedilebilir miyim sahiden?

-Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.

-Doğru ya, “hiç günah işlememiş gibi” diyorsunuz. Hiç günah işlememiş gibi olmak için hepsinin bağışlanmış olması gerekli. Hımm; anladım.Peki, ya yeniden günah işlersem? O zaman sözümden dönmüş olacağım. İyice günaha dalacağım. En iyisi, en sonunu beklemek özür dilemek için.

-Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.

-O günahtan da tövbe edebilirim yani.. Özür dilemek için her zaman fırsatım var demek! Ama neden bu cömertlik? Niye bu kadar bağışlayıcılık?

-Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.

-Sevildiğimi bileyim ha! Hata edebileceğim baştan biliniyordu ama yine de var edildim. Günah işleyeceğim belliydi ama yine de nefes veriliyor bana. Özür dilerim umuduyla.. Her sabah güneş, ben özür dilerim belki diye mi geliyor dünya ufkuna? Yeter ki, özür dileyecek içtenlikte olayım. Huzura geleyim. Günahsızlığıma güvenip huzurdan kaçmamdan ise, günah vesilesiyle de olsa huzura gelmemi iyi bir şey sayıyorsunuz. Boynumu bükmem, mahcup olmam, gözlerimin yaşarması bu kadar mı önemli sizin için? Günahsızlıktan bile önemli ha!

-Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.

-İçimde bir ateş bir ateş ki, hiç sormayın! Yanıyor, yakıyor. Yanıyor, yakıyor. Söner mi, dersiniz?

-Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.

-Hiç günah işlememeye içten niyetlenirsem olur öyle mi? Ama şaşırırsam başka.. Unutsam da yeni imkanlar var önümde. Kredim bitmiyor hemen. Yeter ki o içtenliği bir an hissedeyim. Yani, hiç günahsız bir bebek gibi, hiç hatasız bir dost gibi tatlı bir mahcubiyetle yaşamamı istiyorsunuz. Beyaz bir sayfayı hiç kirletmeme ihtimamını kuşanayım yeter; öyle mi?

-Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.”

-Özür diliyorum Rabbim... Bin özür; milyonlar özür... Çok utanıyorum; çok mahcubum. çok, çok... N’olur, affet beni, affettiğini bildir. Affedildiğimi hissedeyim. Söz veriyorum (veriyorum mu ki?) bir daha asla! Bir daha asla, bir daha asla, bir daha asla, bir daha asla..

-Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.

-Hiç günah işlememiş gibi mi gerçekten... Yani, günah işleyip de affedilmiş bile değil. Sanki hiç işlememiş gibi! Hiç! Hiç! Hiiççç! Affedildim mi şimdi? Yeni baştan adam sayılıyorum ha! Sıfırdan başlıyorum demek!

-Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.

-Hatalarım hiç yüzüme vurulmayacak demek! Hatırlatılmayacak bana. Unutturulacak. Hatırlayıp da utanmayayım diye. Hatırladığım olursa da, içimdeki sızıyla bir daha özür dileyeyim diye. Defterimden de silinecek, hafızamdan da. Hatta, affedildiğimi bile hatırlamayacağım. Ne güzel bir bağışlama bu. Bağışlayan bağışladığını bağışladığına fark ettirmiyor bile.

-Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.

-Hiç günahsızlar nasıl yaşarsa, öyle mi yaşamam gerekiyor bundan böyle?

-Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.

-Efendim?

-Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.

-Sesiniz, sesiniz, ne güzel sizin! Bir daha söyleseniz! Bir daha! Sözünüzden de güzel sesiniz. Müjdenizden bile tatlı söyleyişiniz. N’olur, bi’daha konuşsanız!

-Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.

-Yüreğime su serptiniz! Ne kadar serinledim bir bilseniz.

-Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir
.
-Efendim, siz ne güzel müjdecisiniz! Fakiri sevindirdiniz.

-Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.”

-Efendim, Siz.. Siz.. Siz... Siz... Siz... Ne güzel elçisiniz! Niye buraya kadar zahmet ettiniz? Ah!

SENAİ DEMİRCİ


Ayrılık diye bir şey yok.
Bu bizim yalanımız.
Sevmek var aslında, özlemek var, beklemek var.
Şimdi neredesin? Ne yapıyorsun?

Güneş çoktan doğdu.
Uyanmış olmalısın.
Saçlarını tararken beni hatırladın, değil mi?
Öyleyse ayrılmadık.
Sadece özlemliyiz ve bekliyoruz.

Zamanı hatırlatan her şeyden nefret ediyorum.
Önce beklemekten.
Ömür boyunca ya bekliyor ya bekletiyor insan.
İkisi de kötü, ikisi de hazin tarafı yaşantımızın.

Bir çocuğun önce doğmasını bekliyorlar,
Sonra yürümesini, konuşmasını, büyümesini...
Zaman ilerliyor, bu defa para kazanmasını,
Kanunlara saygı göstermesini,
İnsanları sevmesini, aldanmasını, aldatmasını bekliyorlar.

Ve sonra ölümü bekleniyor insanoğlunun.
Ya o? Ya o?
İnsanlardan dostluk bekliyor, sevgilisinden sadakat,
Çocuklarından saygı ve bir parça huzur bekliyor,
Saadet bekliyor yaşamaktan.

Zaman ilerliyor, bir gün o da ölümü bekliyor artık.
Aradıklarının çoğunu bulamamış,
Beklediklerinin çoğu gelmemiş bir insan olarak
Göçüp gidiyor bu dünyadan.

İşte yaşamak maceramız bu.
Yaşarken beklemek, beklerken yaşamak
Ve yaşayıp beklerken ölmek!

Özleme bir diyeceğim yok.
O kömür kırıntıları arasında parlayan bir cam parçası.
O nefes alışı sevgimizin, kavuşmalarımızın anlamı.
O tek güzel yönü bekleyişlerimizin.

İnsanlığımız özleyişlerimizle alımlı,
Yaşantımız özlemlerle güzel.
Özlemin buruk bir tadı var, hele seni özlemenin.
Bir kokusu var bütün çiçeklere değişmem.
Bir ışığı var, bir rengi var seni özlemenin, anlatılmaz.

Verdiğin bütün acılara dayanıyorsam;
Seni özlediğim içindir.
Beklemenin korkunç zehri öldürmüyorsa beni;
Seni özlediğim içindir.
Yaşıyorsam; içimde umut varsa,
Yine seni özlediğim içindir.

Seni bunca özlemesem; bunca sevemezdim ki!

Ümit Yaşar Oğuzcan
__________________




Allah Tealâ insanoğluna yaratılıştan bazı erdemler vermiştir. Yaşadığımız imtihan dünyasında bu erdemler sürekli olarak sığınacağımız güvenli kıyılardır. Sabır işte bu dingin kıyılardan biridir.


Türkçemizde “Çektiğim yanıma kâr kalıyor” diye bir söz vardır. Verilen emeğin boşa gittiğini, yok yere sıkıntıya girildiğini ima etmek için kullanılır. Sabır da sıkıntılı bir iştir. Ama sabrettiğimiz zaman çektiklerimiz yanımıza gerçekten kâr kalır. Bize sayısız faydası dokunur. Tabii ki en büyük faydası ahirettedir ama ahlâkımızı güzelleştirdiği için dünyadaki kıymeti de azımsanamaz. Çünkü kanaat, tevekkül, hilm, tevazu gibi güzel ahlâka dair pek çok haslet sabırla kazanılır.


Sabır hakkında söylenmiş sözler, onun kapsamı ve kısımları hakkında da bilgi vermektedir. Mesela sahabenin büyüklerinden İbn Abbas r.anhüma hazretleri şöyle buyurmuştur:


“Kur’an-ı Kerim’de zikredilen sabır üç kısımdır:


• Emirleri yerine getirmekteki sabır,

• Yasakları terk etmekteki sabır,

• Musibetlere karşı sabır.”


Meşhur alim ve mutasavvıflarımızdan Ebu Talib Mekkî rh.a. de şunları söylemiştir:


“Sabır kısım kısımdır: Bunların en önemlileri nefsin isteklerine karşı direnmek ve Mevlâ’nın isteklerine hizmete devam etmektir. İnsanın var gücüyle çabalaması, kalbini nefsanî duygulardan, şeytanî arzu ve isteklerden, dünyevî süs ve gösterişten arındırması da sabır çeşitlerindendir. Afetlere feryat etmemek de sabırdandır.”


Günahlara kefaret


Başımıza gelen sıkıntıların da aslında birer ilâhi rahmet olduğuna dair pek çok hadis-i şerif vardır. Bunlardan birkaçını zikredelim:


“Malına zarar gelmeyen ve hiç hasta olmayan bir kulda hayır yoktur. Allah bir kulunu sevdiği zaman ona bazı sıkıntı ve musibetler verir. Sıkıntı ve musibet verdiğinde de sabır ihsan eder.” (Münâvî)


“Allah bir kulunun iyiliğini isterse (yaptığı kötülüklerin) cezasını dünyada verir.” (Ahmed b. Hanbel)


“Bir müminin başına bir sıkıntı gelse hatta diken batsa bu vesileyle günahları silinir.” (Buharî)


Halka Hak için sabır


Sabrın bazı şartları vardır. Sadece doğrudan Allah’tan gelene değil, halktan gelen eziyetlere de katlanmak bu şartlardan biridir. İnsanların yaptıklarına da Allah rızası için katlanılır. Hadis-i şerifte, “İnsanlar arasına karışıp onların sıkıntılarına katlanmak, insanlardan uzak durup uzlete çekilmekten daha hayırlıdır.” buyrulmuştur. (Tirmizî)


Tabiîn’in büyüklerinden Hasan Basrî k.s. şöyle demiştir:


“İyi komşuluk sadece komşuya eziyet etmemek değildir. Komşunun yaptığı eziyetlere sabretmek de gerekir.”


Musibet geldiğinde


Başa gelen sıkıntıya tahammül etmek ve söylenmemek de önemli bir şarttır.


Bir gün Allah Rasulü s.a.v., oğlu öldüğü için feryat eden yaşlı bir kadına rastlar ve ona:


– Allah’tan kork ve sabret, der.


Bunun üzerine kadın:


– Sen benim derdimi anlayamazsın, diye cevap verir.


Peygamber Efendimiz s.a.v. oradan uzaklaşır. Kadına o kişinin kim olduğu söylenince pişmanlık duyar ve özür dilemek üzere Rasulullah s.a.v.’in yanına gelir. Özrünü iletir. Rahmet Peygamberi s.a.v. şöyle cevap verir:


– “Sabır ancak bela ilk başa geldiği andaki tavırdır.” (Müslim)


Nimete de sabır


Allah dostları yalnız sıkıntılara değil nimetlere de sabredilmesi gerektiğini, hatta bu sabrın daha zor olduğunu belirtmişlerdir. Bu konuda yine Ebu Talip Mekkî rh.a. şunları söylemiştir:


“Sabrın bir çeşidi de afiyet ve sıhhat haline sabretmektir. Nefsin arzu ve isteklerine rağmen zenginlik halinde gereksiz harcama yapmamaya ve nimeti kötü yollarda kullanmamaya tahammül de sabırdır. Bir müminin bu hususlara katlanması ve Allah’tan kendisine güç vermesini istemesi gerekir. Bunlar da bela ve musibetler gibidir. Denilmiştir ki, bela ve musibetlere mümin sabreder, afiyet ve nimeteyse ancak sıddıklar sabreder.


Mükerrem METE -Semerkand Dergisi 





Sana onları adayacağım
ekmeğime katık, aşımın ateşi
acılarımla başbaşa kalmak istiyorum
yalnız onlar anlıyorlar beni
ve yalnız onları dinliyorum
hayatıma girdin madem
andacım ol hatıramı yaşat
ne beni anladığını söyleyen
ne de yüreğimin gedikli konuğu alsın
sen al acı
senin olayım
beni sen kuşat
madem ki ayrılığa hüküm giymiş bu yürek
artık ölmek için yaşamak gerek
hayatımın gözelerinden
damıttığım bu şiiri bin kez ölerek
sana adamamı bekleme benden
gün gelir tütmez olursa ocağım
acılar var bende duvağı açılmamış
bekle, sana onları adayacağım.


Mustafa İslamoğlu
Üzülme,
Irmağa deniz, Denize okyanus sığmaz.
"Aşık" olmayana anlatsan da "ben" "sen" anlamaz.
Hakka ulaşmak için yoldur desen kimse inanmaz.

Gönlünde bir zerre-i miskal şems olmayan
Yanmaz... Yanamaz...
Bilmeyenler bilsin ki aşk bir güneşe benzer
Aşkı olmayan gönül misâl-i taşa benzer.

Taş gönülden ne biter dilinde ağı tüter
Çok yumuşak söylese sözü savaşa benzer.

Yunus Emre
'Yardan cevr ü cefa lutf u kerem gibi gelür
Gayrdan mihrü vefa derd ü elem gibi gelür' (BAKİ)

Eziyet ve sıkıntı eğer sevgiliden geliyorsa iyilik, güzellik gibi gelir insana; başkasından gelen vefa ve sevgi ise sıkıntı gibi gelir.
Ne başını kapat, altını göster; ne altını kapat, üstünü göster. Hepsini kapat, İMANINI göster... (Necip Fazıl Kısakürek)
*Gittin amma ki kodun hasret ile canı bile /
İstemem sensiz olan sohbeti yaran bile. (Neşati)
Çölde savrulmak için rüzgâr uman kum gibiyim.
Her seher sönmek için şems gözeten mum gibiyim.
Savrulursam yada sönersem bana hiç ağlamayın;
Çünkü ben hâl-i hayatta 'merhûm' gibiyim...
Bu ne çıldırtan denge. Yaprak döker bir yanımız, bir yanımız bahar bahçe...
Sen anılması güzel olan bir söz ol. 
Çünkü insan; Hakkında söylenilen güzel sözlerden ibarettir... 
Hz. Mevlana



Duasız Üşür Yürekler... 
Sana bir dua eden olsun
Sen birine dua et!
Duasız üşür yürekler...
Biliyor musun?..
Başkasına dua ettiğinde, aslında sen kendine dua ediyorsun!
Ne kadar çok kimse için dua edersen,
o kadar çok KAZANIYOR YA DA KAYBEDİYORSUN!
Çünkü melekler,
Duan, rahmet ve hayır ise:
" Bir misli de sana olsun, amin",
Duan zulmet ve şer ise:
 " Bir misli de sana olsun, amin" derler...
Dua: içimizle muhasebe olunacağımız bir SIR dır..
Bir ayine gibidir tıpkı, içimizi yansıtır bize..
Rabb'e sunulan bir arzuhaldir dua,
geri döner bize o kapılardan yüreğimizce..
Hep hayra dua edenlerin,
maddeten ve manen hayırlara ermesi, şerre dua edenlerinse,
 rahmetten mahrum kalması bundandır işte.. 
 
Duasız üşür yürekler bil!..
Sana bir dua eden olsun
Sen birine dua et!
Bilmezsin hangi kirik gönlün duasıdır karanlıklarını aydınlatan,
 sana ummadık kapılar açan..
Bilmezsin kimin için ettiğin duadır, seni böyle ayakta tutan...
Hiç üşümesin yüreklerimiz için,
Dualarda buluşalım..
Daim dualaşalım..
Allah’ın o güzel selamı hepimizin üzerine olsun...
"Kullarım Beni sana soracak olursa,
 muhakkak ki Ben (onlara) pek yakınım.
 Bana dua ettiği zaman dua edenin duasına cevap veririm.
 Öyleyse, onlar da Benim çağrıma cevap versinler ve
Bana iman etsinler. Umulur ki irşad (doğru yolu bulmuş) olurlar.
" (Bakara Suresi, 186)
Ya Rabbi, Sana ve Resulüne itaat etmemizi
ve bildirdiklerinle amel etmemizi nasip eyle!
Ya Rabbi, faydasız ilimden, makbul olmayan ibadetten
 ve kabul edilmeyen duadan sana sığınırım.
Ya Rabbi, bildiğimiz-bilmediğimiz bütün iyilikleri ver,
 bildiğimiz-bilmediğimiz bütün kötülüklerden de bizi koru!
Ya Rabbi, her işimizin sonunu güzel eyle,
 dünya sıkıntılarından ve ahiret azabından bizi koru!
Ya Rabbi, bizi sabreden ve şükredenlerden eyle!
Ya Rabbi, bizi dostlarına dost,
 düşmanlarına düşman olanlardan eyle!
Ya Rabbi, acizlikten, tembellikten, korkaklıktan,
 cimrilikten ve her çeşit hastalıktan sana sığınırım!
Ya Rabbi, işinde sebat eden, nimetine şükreden,
 ibadetini güzel yapan ve doğru konuşanlardan eyle!
Bedenime, kulağıma, gözüme sıhhat ver! Küfürden,
 fakirlik ve kabir azabından sana sığınırım.
Ya Rabbi, kusurlarımızı ört, korkulardan emin kıl
ve borçlarımızı ödememizi nasip et!
Ya Rabbi, sıhhat, afiyet ve güzel ahlak ver!
 Kaza ve kaderine rıza gösterenlerden eyle!
Ya Rabbi, gece ve gündüz gelecek kötülüklerden,
sıkıntılardan kötü arkadaştan ve kötü komşudan sana sığınırım.
Ya Rabbi, ölünceye kadar ibadet etmemizi,
ömrümüzün hayırlı amellerle sona ermesini nasip et
ve Cennetini ihsan eyle!
Ya Rabbi, zulmetmekten, zulme uğramaktan sana sığınırım.
Bize dünya ve ahirette iyilik, güzellik ver
ve Cehennem azabından bizi koru!
Âmin...
Yümn-i natünden güher olmuş Fuzuli sözleri
Ebr-i nisandan dönen tek lülü-i şehvara su

  ...Seni övmenin bereketinden dolayı Fuzuli’nin sıradan sözleri 

Nisan bulutundan düşüp iri inciye dönen su damlası gibi birer inci olmuştur…


Click the image to open in full size.

Hadi birlikte İnşirah okuyalım...
ALLAH kalbimizi genişletir...
Merak etme,hiçbir tahayyül, mukadder olanı değiştirmeye yetmez...
Kalbini refah tut, Dua edelim...

Tarık Tufan..(Kekeme Çocuklar Korosu)
Click the image to open in full
 size.



"Ben aşk kervanı içinde sonsuzluğa doğru gece gündüz yol almadayım."

Hz.Mevlana


**************************************************************************** 


Click the image to open in full size.


Sabrım,imtihanım,kazancım ve dualarımda dökülen gözyaşlarımsın? 
Click the image to open in full size.


Sukûtu, bilmediğinden değil edebindendir.
Gerçi söylemez amma neler bilir âşık?

Hızırzâde Said Bey
Click the image to open in full size.


Efsunlu cümlelerim yok benim;
her harfin sonunda bir keder...

Makbere girince bedenim;
ardımdan her satır bin ah eder!..


Kadim Dolunay

__________________



Yorgunuz, kaybetmişiz, dalgınız, kırgınız, küsmüşüz
Bu çocuklar birer birer kaybolurken sisler içinde kime gidelim
Çok yürüdük yollar kayboldu yol bulduk sana geldik
Ne getirdin deme bize senden başka neyimiz varsa o bizim yokumuzdur
Geldik işte bunlar ellerimiz
Bunlar da ellerimizin büyük boşluğu?
Mevlana İdris
 *******************************************************



"Yoksulluğu anladık da sevmek neden kıt kanaat;

Yoksa yürekler mi yoksul kimler biçmiş

Aşk'a fiyat?"

(Hz.Mevlana) 
__________________Click the image to open in full size.
Click the image to open in full size.


Gül dikene sormuş; Neden üstümdesin batarsın diye, kimse bana dokunamıyor...
Diken; Herkez sana dokunsa bu kadar güzel olmazdın.

*********************************************************************
Click the image to open in full size.


İncitmemek dilin susması, incinmemek kalbin susmasıdır..
__________________Click the
 image to open in full size.


Ve yüzümde;
İnanın!
Hepten gidecek zaman bildiğim korkak

Ve yüzümde bir akrep;
İnanın!
Resimde durabilir bu saat ancak

Ve yüzümde saçların beyazlığı;
İnanın!
Herkez toprak kokacak.
(Yavuz Başak)

__________________
Görmesekte birbirimizi,
Duyamasakta seslerimizi,
Sakın haa ayrıyız  sanma,
Üzme güzel yüreğini, çaresiz yanma.

Bir kere gönle giren vuslatı bekler değil mi?
Söylesene; ayrı yerlerde olsakta baktığımız aynı gökyüzü değil mi?
Eğer gözyaşı; Leyla için akıyorsa,

taa ciğeri incitir ;

Mevla için damlıyorsa,

inciden de incidir !!

Mevlana..


Bir kuş gibi çırpınan kalbimin kafesine,
Bir avuç yem bıraksan ölür müsün, a gülüm..............................



Click the image to open in full size.

Gözlerim bir bebeğin uyanışına eş açılıyor.


İçimdeki her fısıltının çığlığa dönüşmesini bekliyorum.


Hiç ulaşamadığım kıyılara ulaşmak sevdası mı bu?


Beklemekten usanmış, artık koşarcasına uyanışlarda?


( H. Serare Mansur/Âzâdegân/Aksanur )
alıntı
Click the image to open in full size.

Nideydim âlemi, âlemde hayrânın olaydım yâr,
Nideydim âdemi, âdemde kurbânın olaydım yâr.
Nideydim hûr u gılmânı, nideydim bâğ-ı Rıdvân?ı,
Nideydim başka seyrânı, sana seyrân olaydım yâr.
Nideydim devlet-i câhı, nideydim izzet-i şâhı,
Nideydim mihr ile mâhı, sana mihmân olaydım yâr.
Nideydim yâr u ağyârı, nideydim bülbül- i zârı,
Nideydim gül ü gülzâr ı, sana giryân olaydım yâr.
Osman Hulûsi
Click the image to open in full size.

Bilenler söylemiyor,
söyleyenler bilmiyor!


Click the image to open in full size.

Allah'ım !
Bırakma bizi
Tut elimizi!

Gül yüzüne bakacak yüz ver bize!?
Vuslat için aşk ver bize Allah?ım!.


Amin
 
Click the 
image to open in full size.


Doğdun, bir bahar yürüdü dünyanın damarlarına, yeryüzü aydınlandı.

Cumali Ünaldı Hasannebioğlu


Click the image to open in full size.


''Neler geldi neler geçti felekten
Bilemedim deve geçmiş elekten...''(A.G.Y.)
Click the image to open in full size. 
'elhamdülillâhi alâ külli hâl, sive'l - küfri ve'd - dalâl ...'
İmansızlık ve sapkınlık halleri hariç, her şey için Allah'a hamdolsun...



:(


Bir heykel gibi soluk almadan beklemişti kayanın ardında.
Özgürlük heykeli,kölelerine acaba ne vaat etti ki hâlâ Bağdat'ın,Beyrut'un,Şam'ın,
Gazze'nin üzerinden geçiyor mızrak.
Vahşi'nin mızrağı yüzyıllardır havada.
Şekli ve rengi değişsede ıslığı şeytan ıslığı.
İnsanları topluyor başına ve onlara diyor ki:
"Lütfen sessizlik"

A.Ali Ural




Tüm yollar sende biter, sonra seninle yeniden, bambaşka başlar.
Nehirler sende son bulur, sonra seninle daha bir coşkun, daha bir duru akar.
Damlaları sendendir artık.
Sözler sende biter, sonra seninle ilk harften başlar konuşmaya.
Sana inanarak, seni doğrulayarak başlar.
Çünkü sen inanırsın;
Söylediğinde sözüne,
Sustuğunda sükûtuna,
Yürüdüğünde adımlarına,
Ve durduğunda bekleyişine…
Şöyle mi böyle mi demeden inanırsın.
Rüzgârla birlikte sağa sola savrularak esmezsin.
Rüzgâr gelir, ferahlığını senden alarak seninle eser.
Hayat seninle yaşar yeniden hayat bularak.
Tereddütleri silinmiştir.
Öyle bir inanışla inanırsın ki ‘Allah’ dediğinde iki cihan seninle birlikte ‘Allah’ der.
Susanlar gönlünü susturmuştur.

‘Yoluna Devam Et!’
Allah Rasulü s.a.v. açıktan davete başlamıştı. Şehrinden bazı kimseler gelerek O’nu amcası Ebu Talip’e şikayet ettiler. Zengin, varlıklı kimselerdi. Soyları ve çocuklarıyla övünürlerdi. Liderdiler. Ve Allah Rasulü övündükleri şeylerin, bu haliyle Allah katında hiçbir değerinin olmadığını söylüyordu.
Zira mevki, adil bir müslümanda güzeldi.
Mal cömert bir kulda.
Çocuk şefkatli bir ana babada.
O kimseler bilmiyorlardı. Zulmediyorlardı tüm elindekilerle önce kendilerine. Zulmediyorlardı hayata.
Ebu Talip bu kişileri bir şekilde yatıştırarak gönderdi.
Aradan zaman geçti. Efendimiz s.a.v. devam ediyordu davete.
Kızdılar. Zira onlar ataları gibi inanıyorlardı ve O atalarının dinini ret ediyordu.
Ataları ateşe atlamışsa ateşe mi atlayacaklardı - ki yaptıkları bundan başkası değildi.
Tekrar geldiler amcası Ebu Talip’e. Dediler:
“Ey Ebu Talip, yeğenin ilâhlarımıza hakaret ediyor. Atalarımızın sapıklık içinde yaşadığını söylüyor. Bizleri de sapıtmış olmakla itham ediyor. Şimdi ya onu himayeden vazgeç ya da açıktan açığa onun yanına geç de biz her ikinize savaş açalım.”
Allah Rasulü s.a.v. amcasını üzgün buluyordu. Başı önünde…
“Seni ne kadar sevdiğimi bilirsin ey kardeşim oğlu. Lakin bana bu kadar ağır bir yük yükleme. Çünkü gücümün üstündedir.”
Efendimiz s.a.v. bakıyordu ki şimdi O’nu yeryüzünde koruyup himaye edecek, sahip çıkacak tek insan,
amcası vazgeçiyor.
Fakat O zerre kadar şüphe duymuyordu Zira teslimdi gönlü. Teslimdi idraki, kararı, hayatı:
“Ey amca, yemin ederim ki bu adamlar bir elime güneşi bir elime ayı verseler peygamberlik vazifesinden zerre kadar ayrılmam. Şimdi ya Cenab-ı Hak bana bu vazifeyi ifa için kuvvet verir. Yahut ben bu uğurda feda olurum.”
Hali değişmiş, tereddüdü silinmişti Ebu Talip’in.
Efendimiz’in hali haline dokunmuştu.
Kararlıydı şimdi O’nun kadar.
Gönlünü susturmuşsa da adımları O’nunlaydı:
“Yoluna devam et oğlum. Hiç kimse senin kılına dokunamaz.”

Bir İnsan İnandığında
Allah Rasulü s.a.v. Necid Gazası’ndan dönüyordu. Arkadaşlarıyla birlikte istirahata çekilmiş, bir ağacın gölgesine geçerek kılıcını dala asmıştı. Oradan geçen bir bedevi O’nu uyandırdı. Baktı ki kılıcını almış Allah Rasulü’ne bakıyor. Kılıcı kınından çıkardı, sordu:
– Şimdi seni elimden kim kurtarır?
– Allah!
Allah Rasulü ‘Allah’ dedi. Öyle bir deyişle ki cihan azametinden titredi.
Zira O ‘Allah’ dediğinde teslimdi sözlerine, inanıyordu.
Bedevi titredi ve kılıç elinden düştü. Efendimiz aldı kılıcı ve bu kez O sordu:
– Şimdi seni benim elimden kim kurtarır?
Hâlâ titriyordu bedevi ve bir şey diyemedi. Zira onu kim kurtaracaktı?
Teslim oldu: “Allah’tan başka ilâh olmadığına…”
Söz kılıçtan keskindir şimdi.
‘Ya Rabbi’ deyince ‘buyur ya kulum’ dediğini duyarız ta içimizde bir yerlerde.
Bizimle birlikte duyar cihan.
Ona teslim olduğumuzu,
Ona güvenip dayandığımızı.
Bir insan inandığında sözlerine;
Gayrı tüm dayanaklar yıkılır,
Tutunacak tüm dallar kırılır.
Yalnız Değil Bilirlerdi
İnanmak önce içimizdeki ötelere yol almaktır.
Bir gün halimize, sözümüze, duruşumuza karışır da içimizden nice ötelere yol aldırır.
Gördüklerimizden, duyduklarımızdan ve bildiklerimizden çok daha ötelere, çok daha tesirli varır.
Kureyşli ulular bir gün toplanarak karar aldılar.
Kâbe’ye geldiği takdirde Allah Rasulü s.a.v.’i parçalayacaklardı.
Hz. Fatıma r.a. bu kararı haber aldı ve babasına gelerek söyledi.
Allah Rasulü s.a.v. kızına teselli verdi ki, yine bir gün müşrikler O’nu toz toprak içinde bırakmışlardı. Hz. Fatıma bir yandan mübarek saçlarını okşayarak temizliyor bir yandan da ağlıyordu.
Efendimiz; ‘Ağlama kızım, Allah babanı koruyacaktır..’ diyordu.
Yine teselli etti kızını ve abdest alarak Kâbe’ye yöneldi.
İşte geliyordu Allah Rasulü. Sadece boş boş bakıyorlardı. Kararlılığı unutturmuştu kararlarını. Cesareti korkutmuştu.
Oysa yalnızdı, onlar gibi kuşanmamıştı silahlarını.
Allah Rasulü Kâbe’yi tavafa başladı. Diğerleri gözleri yerde, usulca ayrıldılar.

O, inanarak, ta gönülden, her haliyle ‘Allah’ dedi.
Kalbi değdi sözlerine, haline, duruşuna.
Allah
O’dur tek ve benzersiz olan.
O’dur vaadinde duran
O’dur gözetip koruyan.
Bildi ki bildirdi.
O’na ve getirdiklerine inanmayanlar bile bilirdi ki bir güç var dayandığı, güvendiği...
O’nun karşısında dayanakları yıkıldı.
Güvendikleri terk etti.
İnananlar O’nunla güç buldular.
O’ndan hız aldılar.
Allah bizimledir derdi.
Daha bir inanır, güvenirlerdi.
Zira Allah Rasulü inandığını her haliyle söyledi.
O topraklarda, o günlerde olmasak da,
O’nun halini hal edinenlerle yoldayız.
Ufak adımlarımızla içimizde aldığımız her yolda
O’na katıldık.
Hicreti hicretimiz oldu.

Elvida Unlu



Bir damla da çağlayan ırmakları boğuşu Yakub’un,






Sukut denizinde dalga olan Meryem’in






Fırtınalara sabrı kalkan bilen Eyüb’ün...






Rıza bahçesine bir gül ekebilmek, gözyaşlarını teselli vuslatına mazhar olacak


kadar samimiyetle dökmektir...Dua tadında akan her damla kelamsız rıza dilencisidir...






Ey Zeyd...Ey sevdalı....Ardından alemlere rahmet olarak gönderdiğine,en sevdiğine


Hasret gözyaşları döktürdüğü Mevlanın....






Ey Selman...Ey yüreğindeki aşka harf harf teslim olan....Hak tarafından sevilen ve sevildiği


Aleme ilan edilen....






Aşkla var olabilmek yollarda,hasrete gamzelerde hayat buldurmak,kirlenmemiş gökyüzü


Altında sadık ve vefalı aşıkları,unutulan her heceyi işler cana saadet asrı tadında akan her damla...






Asırlar öncesinden bizlere selam eden Efendim...


Rüzgar saçını dağıtır diye üzülemediğimize üzülerek sevdasına vurulduğumuz...


Hüzün bahçelerindeyiz.....Sensiz..!


Nedametin giydirildiği gecelere aydınlığı,vefasızlıkların asıldığı yıldızlara affı,kırgınlıkların


Gezdiği sokaklara sevgiyi fısıldar gül tadında akan her damla...






Talan edilmiş sokaklarımı sevdirir,”O”ndandır diye...


Aşk dolu hayatların bir huzmesinin canda hayat bulmasını dillendirir sus olup...


Ahdimi taşır akan her damla ...






Bir damla gözyaşında saklı “Can”


Bir damla gözyaşı “Can”a hayat bulduran






El-Vehhab ismine sığındım....


Avuçlarımda bir damla gözyaşıyla kapındayım.





Kendine doğruyu söyle.


"Üşendim" de...


"Tembellik ettim" de...


"Canım istemedi" de...


"Yapmak içimden gelmedi" de...


Hiç değilse "yattım" de...


Ne dersen de, ama "imkânım yoktu" deme.


Unutma, iman en büyük imkândır. İmanı olanın imkânı tükenmez. Hatta kimi zaman "imkânım yoktu" demek, "imanım yoktu" demeye bile gelebilir.






Birileri önüne çıkıp şöyle sorabilir: "Falancanın imkânı var, fakat yapmıyor. Neden acaba?"


O zaman diyeceğin bir şey, vereceğin bir cevap yoktur.


İmanın makarrı olan yürek, bitimsiz bir güç merkezidir. Göz ferini, diz dermanını, yumruk fermanını yürekten alır. Tıpkı kaslara komuta eden sinir sistemi gibi...


Başını dik tutan kasların değil, o kasa komuta eden beynindir. Yumruğunu havaya kaldıran pazuların değil, o pazulara komuta eden beynindir.


Gittinse, ayağın değil yüreğin götürdüğü için gittin.


Gitmedinse, yüreğin yetmediği için gitmedin.


Yaptınsa, elin erdiği için değil aklın erdiği için yaptın.


Yapmadınsa, elin ermediği için değil yüreğin yetmediği için yapmadın.


Gördünse gözün olduğu için değil, dahası baktığın için değil, gönlün olduğu için gördün. Eğer gözü olan herkes görseydi, bunca "bakarkör"ün varlığını nasıl ve neyle açıklardık? Eğer göz görmenin yegâne organı olsaydı, gözü olmadığı halde bir çok göz sahibinin göremediği hakikatleri gören kafa gözü kör, kalp gözü açık yiğidi nereye koyardık?


Görmedinse göz olmadığı için değil, hatta "göz bakmadığı" için değil, "gönül akmadığı" için görmedin. Tıpkı yapmadıklarını gönlün olmadığı için yapmadığın gibi. Tarih bir işe baş koyanların, önce o işe gönül koyduklarının şahididir. Unutma ki, baş işe düşmeden iş başa düşmez.


"Yapacaktım ama, kimsem yoktu" deme.


"Kimsesiz" değilsiniz, "kimse, sizsiniz."


(c.c.) var, O yâr. Gerisi olmasa ne çıkar?


Yapacağı işte O'nu hesaba katmayanlar Besmelesizdirler. Besmeleli olanlar, yaptıklarını O'nun sayesinde, O'ndan aldıkları yetki ve güçle, O'nun yardım ve desteğiyle yaptıklarının bilincinde olanlardır.


O, elde var "Bir"dir.


O'nu yanında bilen kimseye muhtaç değildir, O'nsuz olanın kimsesi yoktur.


Görevini yapmak için sağına soluna ve dahi ardına bakanlar, O'nun gözetimi altında olduklarının, O'na karşı sorumlu olduklarının şuurunda olmayanlardır.


"Yürüyeceğim ama, kim gelecek?" deme, sadece yürü.


Yeter ki yürü ve iz bırak. Zamana ve mekâna bir soğuk damga gibi vur ayak izini. Yürüyüşünün tanığı olsun bıraktığın izler. Hiç iz bırakıp da izlenmeyen birini gördün mü? Unutma ki iz bırakanlar mutlaka izlenirler. İzlemeye gönlü olanlar, mutlaka iz ararlar.


Hem, baksana kendine. Sen, senden önce yürüyen birilerinin izini izlemiyor musun? Bunu ancak yolcu olduğunu unutmayanlar, yolculuğu her şeye rağmen sürdürenler bilir.


Zaten yol dediğin, izlerin icmalinden başka nedir ki?


Yolu yol kılan, biraz da senin ve senden önce yürüyenlerin izi değil midir? Zaman ve mekânda var olan tüm yolları, yolcular açmamışlar mıdır? Ve yolun kerameti yolcudan menkul değil midir?


Ve bir de "yapacağım ama, değerinin bilineceğinden umutlu değilim" deme.


Bir kere umut dediğin, imanın öz çocuğudur.


Çocuğuna kıyan, anasını ağlatır.


Umuduna kıyma ki, imanın ağlamasın.


Etrafına bak. Ne kadar umutlu adam varsa, hepsi de bir şeyler yapan, değer üreten, kıymet ortaya koyan kimselerdir. Yani yapanlar umutlu, yatanlar umutsuzdur. Handiyse birinin umuduna bakıp onun yapanlardan mı, yatanlardan mı olduğunu anlayabilirsin.


Hem yatanların umutlu olması hayra alâmet değildir, tabi ki yapanların umutsuz olması da...


Değerini kim mi bilecek?


Bu kaygı sahte değerlere yakışan bir kaygıdır. Sahici değerlere vurulanlar, "Değerim bilinir mi acaba?" diye kaygı duymazlar. Çünkü adı üstünde, değer değerini başkalarının bilmesine borçlu değildir, bu bir.


İkincisi, değer bilenlerin varlığı ve hâlâ bir şeyler yapıyor olmaları, değerin değerini takdir eden birilerinin her zaman mutlaka var olacağının en güzel ispatıdır.










Mustafa İslamoğlu


*******

Followers

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

************
blogger counter

View My Stats *************************************

widget
**************

****************************free counters