---}--}@ Arşivime Hoş Geldiniz,Benim Beğendiklerimi Umarım Siz de Beğenirsiniz... Resimler ve Yazılar Forumlardan Alıntıdır..
Hani müminlerin evlerine paldır küldür girilemeyen günlerimiz vardı bizim.

Önce bir kanatlı kapının tokmağını çalardınız. Sonra, izin verilirse avluya geçerdiniz. Evin arka ve yan taraflarını çevreleyen yazlık veya kışlık bahçelerden birine de geçtikten sonra asıl görüşme mekânına alınırdınız. Büyük konaklarda bu mekân çoğu zaman ortasında minik bir havuzun veya duvarında şirin bir selsebilin olduğu genişçe bir salon olurdu. Bu salonda mutlaka sümbül ve reyhanlar bulunur. Ve bu çiçeklerin bakımı da evin hanımefendisi tarafından yapılırdı. Ama eve girmeden önce geçtiğiniz bahçedeki ağaçların, çiçeklerin ve bilhassa da güllerin bakımı tamamen beyefendiye aittir.

Neden reyhan – sümbül ve gül derseniz…

Reyhanı koklayarak şükrü, sümbüle bakarak ölümü ve yeniden dirilmeyi, güle bakarak Resûllulah’ı tefekkür ettikleri için…

Her bahar ayında eve reyhan alınır.

Reyhan o mis gibi kokusuyla buram buram kokmaya başladığında şöyle yavaşça avucunun içinde reyhanı mesh eder, sonra avucunu burnuna yaklaştırıp keskin kokuyu elinde duymaya başladığında eskilerden öğrendikleri bir cümleyi gayri-ihtiyari tekrarlarlar:

“Bizi bu sene de Reyhan’a ulaştıran Rabb’e şükürler olsun…”


Modern insanın hayatı buram buram güzel kokularla dolu. Üstelik bir kısmına dolar üzerinden çok yüksek fiyatlar ödeyerek satın aldığı halde, duyduğu güzel koku için şükretmek aklına bile gelmez. Çünkü üretilen kokular ne kadar güzel ve kaliteli olursa olsun Reyhan’ın doğallığına ve masumiyetine ulaşamaz.
Reyhan’ın kokusunda şükrü hatırlayan ve hatırlatan güzel insanlarımız vardı yani…

Eskiden Osmanlı sümbülleri de vardı.


Şimdi de Sümbül var.

Tıpkı modern insan gibi kokusuz ve köksüz…

Oysa Osmanlı sümbülleri çok güzel kokar. Ve her bahar tekrar tekrar alınıp saksıya dikilmezmiş. Zira evin hanımefendisi sümbül soğanını bir kez alıp saksıya diktikten sonra, ertesi yıl tekrar almasına gerek kalmazmış. Yani şimdikiler gibi kısırlaştırılmış soğanlardan yetiştirilmezmiş.

Osmanlı Sümbül’ü ise aynı soğandan yeniden yetişirmiş.

Bilirsiniz Sümbül’ün ömrü kısadır. 15 – 20 günlük bir ömürden sonra mevsimi geçince ölürmüş. Ama tam bir yıl evin bir köşesinde öylece muhafaza edilen saksı ertesi baharda sulanmaya başlayınca yeniden Sümbül verirmiş. Sümbül’e bakan tefekkür sahibi, kör gözlere:

“Çürümüş kemikleri yeniden nasıl diriltecek mi diyorsun, bak ben bu sümbülü geçen sene öldüğü andan itibaren hiç sulamadım. Tıpkı toprağın içindeki ölü beden gibi idi ölü Sümbül soğanı. Ama bak işte vakti saati gelince yeniden topraktan çıkıverdi. İşte seni de o Sümbül’ü dirilttiği gibi diriltecek.” dermiş.

Mushaf’taki âyeti okuduktan sonra kâinat kitabındaki ‘Sümbül âyeti’ni okuyanlar…

Sırrınız daim olsun…

Gelelim Gül’e…


Resûlullah’ın hoş kokusunu Gül kokusuna benzetmek sanırım ilk olarak Mevlana’nın, sonraki yüzyıllarda da Süleyman Çelebi’nin işi:

“Terlese güller olurdu her teri.

Hoş dererlerdi terinden gülleri.”

Tamamen muhabbetten, edebi kaygılarla yazılmış bu cümleler Osmanlı insanının gönlünde öylesine yer etmiş ki Gül’e bakıp Resûlullah’ı hatırlamayı ve hemen ardından da Salâvat getirmeyi bir örf haline getirmişler.

Hani hatırlar mısınız bir sahabî vardı. Bir gün kendisine âit hurma bahçesinde oturmuş, çok hoş bir rüzgarla bir taraftan serinlerken bir taraftan da hurma bahçesinin güzelliklerini seyreden… Ancak kısa bir süre sonra bahçenin, kalbini Allah ve Resûlü’nden uzaklaştırıp bir an için de olsa Dünya’ya çektiğini hatırlayınca bahçeyi tasadduk etmişti.
Osmanlı entelektüeli bahçesine mutlaka Gül dikerdi. Çünkü Gül süreç içinde O’nu dünyadan Resûlullah’ın yâd edilmesine çeken bir remz olmuştu.

Aslında ashâb Resûlullah’ın bu hoş kokusunu Gül’e benzetmedi. Zira Hz. Ömer ‘misk gibi’ koktuğunu Hz. Âişe ve Hz. Ali ‘miskten daha hoş bir koku’ olduğunu Muaz bin Cebel ‘misk veya anber’ Enes bin Mâlik ise özellikle İsra Gecesi’nden sonra ‘damat kokusu hatta ondan da hoş bir koku’ olduğunu ifade etmiştir. (Dimeşki 2/80)

Oysa Osmanlı insanının miski, anberi, damat kokusunu yaygın bir şekilde bulup koklaması zordur. Bu yüzden mesaj doğru algılanmalıdır: “Bak! Senin duyabildiğin en güzel koku bu gülün kokusu ya… İşte bil ki Resûllulah ondan da güzel kokardı. Bu koku seni mest etmesin. Resûlullah’ı hatırla, O’na Salâvat getir.” İşte bu yüzden Gül’ü koklarken Salâvat getirmeyene, yani Resûlullah’ı yâd etmeyene ‘kaba – ham adam’ nazarı ile bakılırdı.

Evvel demiştik ya bahçedeki çiçeklerin bakımı konaktaki beyefendiye aitti diye. Gül mevsimi gelince beyefendi ve hanımefendi seher vaktinde namazdan hemen sonra bahçeye inerler, Gül koklayıp Salavat getirirlermiş. (Şimdi bazılarınızın alaylı bir tebessümle “oturdukları yerde getiremiyorlar mıymış” dediğini duyar gibi oluyorum. E bırakın bu da modern insanla Osmanlı insanı arasındaki zarafet farkı olsun.) Gül koklamanın da bir usulü ve vakti varmış zira. Gülün rayihasının en yoğun olduğu vakit seher vakti imiş. Seher vakti bahçeye indiğinizde önce Gül dalının üzerindeki çiğ damlalarını hafifçe silkelermişsiniz. Bu rayihanın daha yoğun çıkmasını sağlarmış. Eğer gül dalını kopardı iseniz, o zaman Gül’ü baş aşağı tutar, hafifçe sallar sonra burnunuza yaklaştırır o güzel kokuyu içinize çektikten sonra mest halde iken Salâvat getirirmişsiniz.

Gül’ün Resûlullah’ın terinden yaratıldığını hiçbir Osmanlı alimi iddia etmedi. Bu konuda hiçbir âlim hiçbir hadis uydurmadı. Sadece edebiyatçılar Gül’e benzettiler. Çünkü güzelliği yakıştırdılar Resûlullah’a. Bütün güzellikleri Resûlullah’a sonra da onu yaratana bağladılar. Gül kokusunu Resûlullah’ı hatırlamak için bahâne edenler ‘Kılıç Peygamberi’nin’ misyonunu Açe’den Viyana’ya kadar taşıdılar aynı zamanda.

Şimdilerde Kutlu Doğum Haftaları’nda Resûlullah için ağlayan zırlayan ‘tekbir defilesinden fırlamış kızlar, küpeli düşük bel pantolonlu oğlanları’ yetiştiren bizler mi yoksa onlar mı Resûlullah’ı kokulara çiçeklere hapsettiler.

Allah’ın emrinin söz konusu olduğu yerde o emrin zıddını dayatanlara karşı direnmek yerine eğilip bükülmeyi öğreten bizler mi O Nebi’yi daha iyi anladık ve anlattık yoksa onlar mı?

Adını andık ya Ya Resûlallah:

Es-salatu ves-selamu aleyke Ya Resûlallah

Es-salatu ves-selamu aleyke Ya Habiballah

Es-salatu ves-selamu aleyke Ya Seyyidel evveline ve’l-Ahirin
Değil adının anıldığı yerde Salâvat getirmeyi adının anılması ihtimali olmayan bir çiçeğin yanında Salâvat’ı hatırlatanlar:

Size de selam olsun…
Hilal GÜLSEVEN
alıntı

2 yorum:

yaren dedi ki...

çok güzel bi yazı. ellerine sağlık..

вєуαz ℓαℓє dedi ki...

Teşekkür ederim,sizinde beğenen gönlünüze rahmet mevladan...
sevgilerimle...

*******

Followers

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

************
blogger counter

View My Stats *************************************

widget
**************

****************************free counters